Bitmeyen “Ödeşmeler”

  “Bu ülkede –yoksul-zengin– bütün çocuklara, bir tül mendille bir çift yabanlık pabuçtan başka sevecenlik gösterilmez çoğunluk, biliyorum. Yalnız zayıf düştün mü, pişmemiş dalaklar tıkarlar ağzına. Ben o dalakları, o fazladan yediğim köfteleri kanlı bir lokma gibi taşıdım boğazımda gittiğim et bilmeyen Anadolu kasabalarında.”
[Elişi Göllerde, Tomris Uyar]

“O çocuklar büyüyecek”
[Mendilimde Kan Sesleri, Edip Cansever]

Olay şöyle gelişir; Sürekli planlar yapıp yaptığı planların aksine hareket etmesiyle meşhur genç adam, blogunda bahsetmek üzere seçtiği kitaplardan vazgeçmiştir. Çünkü dini bayram getirisi resmi tatil sayesinde işten kurtulmuş, hatta semtinin (sözde) sahaflarında saatlerce dolaşabilmiş ve Tomris Uyar’ın “Ödeşmeler”ini iki lira gibi bir fiyatla edinebilmiştir. Yıllar sonra tekrar karşılaştığı öykülerin keyfini tatiline yaymış yeni haftaya bu kitaptan zihninde kalanları yazmayı planlamıştır ki zulüm karası zihinli insanlar ona dehşet kelimesini tekrar hatırlatmıştır. İnsanlar, insan oldukları için öldürülmeye devam etmektedir. Vahşet, eskisinden ne daha fazla ne de az, var olduğu kadar ve devamlıdır.

IMG_20150725_214711Uyar’ın öykülerini ilk defa lisede Metal Yorgunluğu adlı derlemeden okumuştum. Yıllar sonra kitabı yayına hazırlayan Handan İnci’nin hocam olması, Uyar’ı ondan dinleme imkânı bulmam ve yazarın öyküleri üzerinde ortak fikirlere sahip olmamız (yazarın değişiyle) hayatımın “tomurcuklandığı” en güzel anlardandır.

Tomris Uyar’ın öyküleri yazıldığı dönemin hengâmesi içinde eski bir kapı kilidi gibi durur. Girilip çıkılmaktan, sakince açılıp hınçla çarpılmaktan yıllar içinde boyasını atmış bir kapı kilidi. Sokağın karmaşasından kaçılıp sofanın içinde hissedilen sahte bir güven duygusu gibidir. Karmaşanın içinden çekilen insan ancak burada kendini (ve herkesi) dinleyebilir. Sokak sloganların, sofa susuşun yeridir. Biraz da bu yüzden (tıpkı karındaşı ikinci yeni gibi) toplumsal olmamakla eleştirilmiştir. Oysa Uyar’ın öyküleri toplumsal olanın en temel noktasına, acıya iner. Acıdan beslenir, ürer, gelişir. Ancak 80’lerin hemen arifesinde yayınlanan Yürekte Bukağı’sı dönemin acılarına sinerken tıpkı mendildeki kan sesleri gibi es geçilmiştir. Konuşmamakla susmanın arasındaki farkı hatırlatırcasına, nefesi kesilene kadar susar Uyar öyküleri.tomris-uyar-2

Adı gibi, ödeşmeler üzerine kurulu öyküleri bir araya getiriyor Ödeşmeler. İnsanların değil insancıkların anlatısıdır bir nevi. Tarih kara/ak harflerle kendini yaza dururken küçük karakterlerin yaşadığı küçük hayatlarda edindikleri büyük hayal kırıklıkları seçilmiştir konu olarak. Gittikçe silinen umut hissi yerini belirsiz bir kırılma noktasına; hesaplaşma anına taşır öyküleri.

IMG_20150725_214826İlk defa elime aldığım kitapta uzun süre önce okumuş olduğum öykülerle karşılaşmış olmak çok keyifliydi. Bu öyküler arasında Dön Geri Bak okuduğum ilk Uyar öyküsü olmasıyla benim için ayrı bir güzellik taşımakta. Bu öyküde mahallenin ağabeyi taksici Mustafa’nın ağzından Nesrin’i dinliyoruz. Mustafa, yaş farkından dolayı Nesrin’e hislerini açık etmeye çekinirken Nesrin gitgide artan mahalle baskısı içinde kadınlığını keşfediyor. Zaman geçerken Nesrin baskıya boyun eğmiş, toplumca hoş karşılanacak bir evliliğe imza atıyor. Birey olamamanın getirdiği iç sıkıntıları karakterler içi bir ödeşme zinciri yaratıyor ve öykü tam da bu ödeşmelerin yarıda kesildiği noktada ilk cümlesini gözlerimize seriyor; “Nesrin Öldü.

Dön Geri Bak şöyle dursun Ödeşmeler, dönem öykücülüğü için mihenk sayılabilecek pek çok öyküyü de içinde taşıyor. Tıpkı Nesrin ve Mustafa gibi kırık/kesik hayatlara sahip birbirinden habersiz karakterlerin tek ortak yönleri olan Eptalikos Çay Bahçesi ziyaretlerini anlatan Eptalikos Üçlüsü ve uzun soluklu işçiliğiyle başlı başına bir kitap olarak değerlendirilebilecek olan Şahmeran Hikâyesi bunlardan ikisi.

Şimdi şu anda adım attığımız, ait olduğumuz, nefes aldığımız topraklar her zamanki kadar tekinsiz, her zamanki kadar endişeli. İnsanlar her zamanki kadar öldürülüyor. İnsanlar her zamanki kadar öfkeli, her zamanki kadar yorgun, kırgın. Muktedirler, zalim, her zamanki kadar. Ama bir şey farklı; insanlar ödeşme değil barış istiyor. Yüreklerindeki bukağıdan kurtulmak için tekrarlıyor;

Ödeşmeler bitmeli.

Reklamlar

Hiçbir Şeyin Başlangıcı ve Her Şeyin Sonunda: Kara Kitap

20150508_224004Kitaplarla epi topu arası olan her insanın hayatında zamanla ortaya çıkan bir kavram vardır; başucu kitabı. Bu kitaplar okuyucu tarafından bilinçli bir şekilde belirlenmez. Bir gün bir kitap okursunuz ve bütün hayatınız elbette ki değişmez. Ama o kitap(lar) bir şekilde zihninize, ruhunuza, hayatınıza bulaşıvermiştir. Okunmuş, bir köşeye kaldırılmış, sonra o köşeden tekrar avuçlarınızın arasına sonra tekrar -belki de başka- bir köşeye kalkmış ama bu devingenliğini hiç yitirmemiştir. Araya giren süre, bu sürede yaşadıklarınız o kitaptan bir cümleyi/pasajı/bölümü tekrar (ve tekrar ve tekrar ve tekrar) okumaya zorunlu kılar zihninizi.

Gösteriş budalası insanlar yüzünden bu düşünceye uzun süre karşı çıkmış olsam da artık kabul ediyorum ki ben de başucu kitaplarına sahip bir insancığım. Aralarında kıyas yapamasam da Kara Kitap’ın bu kitaplarım arasında ilk sıralarda olduğu şüphesiz. Hal böyle olunca blog hevesinin ilk yazısı da Kara Kitap’a nasip olsun istedim.

Kara Kitap annem ve babamın temelimi atma çalışmalarından bir sene öncesinde 1990 yılında yayımladı. Benim ilk okumam ise 2008 yılına tekabül eder. Sıcak bir yaz öğlesi elime aldığım kitabı daha ikinci bölümüne ulaşamadan bir köşeye fırlatmış ve Nâzım şiirlerine geri çekilmiştim. Birkaç ay sonrasında havalar soğumaya başlamış, incenden serpiştiren kar eşliğinde paltoma sarılı eve dönerken (nedense bu anı hiç unutmuyorum) Galip’in hikâye boyunca peşinden koşacağı eşi Rüya’nın ilk satırlardaki tasviri zihnimde bir film sahnesi gibi görselleşmişti; “Yatağın başından ucuna kadar uzanan mavi damalı yorganın engebeleri, gölgeli vadileri ve mavi yumuşak tepeleriyle örtülü tatlı ve ılık karanlıkta Rüya yüzükoyun uzanmış uyuyordu.

Eve varınca kitabı yeniden elime almış, (artık nasıl bir aylak zamanıma denk gelmişse) aynı gece Birinci Kısmı ertesi gün ise İkinci Kısmı okumuştum. Sonraları Kara Kitap’ı birkaç kez daha okudum. Her ne kadar ilk okumada alınan keyfe ulaşamasam da geçen süre içinde öğrenilenler (kitapla ilgili yapılan yan okumalar, sohbetler) nedeniyle kitap her seferinde beni şaşırtmış ve mutlu etmişti (bu mutluluk kelimesinden kasıt çok farklı bir durum ama şimdi hiç girilesi değil).

IMG_20150704_225950Yaygın görüş Kara Kitap’ın Orhan Pamuk’un en iyi kitabı olduğudur. Böyle bir genellemeyi hep yanlış bulmuşumdur. Ancak ilgili bir okuru olarak şunu söyleyebilirim ki Kara Kitap, Pamuk romanları arasında bir mihenk taşıdır. Bana göre öncesinde yazdığı kitaplar birer katman halinde yoğunlaşarak Kara Kitap’a ulaşmıştır. Kara Kitap’tan sonra nereye evrildiği ise çok başka bir tartışma konusu olabilir.

Kitabın konusuna pek girmek istemiyorum. Çünkü Kara Kitap gibi “modern” tabirinin ötesine geçen ama “postmodern” kelimesini de kullanmayı bir türlü içimize sindiremediğimiz çalışmalar salt bir olay örgüsü üzerinden aktarılamaz. Söz gelimi Tutunamayanlar için ne söyleyebiliriz; Selim hayata gözlerini yumar. Yakın arkadaşı Turgut, Selim’in ölümüyle geçmişte onunla geçirdiği zamanları zihninde gün yüzüne çıkarır ve bu durum Turgut için bir iç/dış hesaplaşmaya dönüşür. Eee sonrasında? Olaylar olaylar…

Bu durum Kara Kitap için de geçerlidir. Eşi Rüya tarafından terkedilen Galip’in bir haftalık serüvenini okuruz Kara Kitap’ta. Bu bir hafta düz zaman çizgisi üzerinde sürerken kitabın bölümleri arasına Galip’in amcasının oğlu ve aynı zamanda eşinin üvey ağabeyi (ki bence edebiyatımızın en konuşulası karakterlerinden) Celal’in köşe yazıları eklenir. Galip’in İstanbul sokaklarında eşinin peşine düşmesi şehri kaotik bir hayal âlemine, Galip’i ise bir benlik metamorfozuna ulaştırır. Öyle ki bu dönüşümün sonunda ulaşacağımız yer, var olduğumuz noktanın ta kendisidir; Ulaşacağımız yer, son bölümün açılış cümlesindeki o yalınlığın (ve yalınlığın getirdiği heyecanın) ta kendisidir; “Evet, evet, ben benim!”

IMG_20150704_230213Kitabın çok katmanlı yapısı, üst kurmaca tekniğinin uygulanışındaki mimari işçiliği ve Orhan Pamuk’un kendisinin de tam olarak açıklayamadığı yazım mesaisinin başarısı Kara Kitap’ı memleketin ve yer kürenin önemli çalışmalarından biri yapmıştır. (Darmin Hadzibegovic’in yalancısıyım) Kitabın başarısı Pamuk’un Nobel’i alışının en temel nedenini de oluşturur.

Kara Kitap hakkında şimdiye kadar pek çok inceleme (Şöyle güzel bir linkte kitapla ilgili nitelikli incelemelerin bir derlemesi de mevcut) ve kendisini odak alan kitaplar yazıldı. Bunlar arasında Kara Kitap Üzerine Yazılar ve Kara Kitap’ın Sırları oldukça başarılı çalışmalar.

Kara Kitap 25 Yaşında
İçinde bulunduğumuz yılın ilk aylarında cumburlop daldığım ruh bunalımında Kara Kitap’ı bir kez daha elime aldım. Sayfaları bir terapi faydacılığıyla çevirirken bir yandan da blog mu açsam diye düşünüyordum. İş çıkışı metroda bir doz daha kitabı okumuş ve Cumhuriyet’in kitap ekini karıştırmaya koyulmuştum ki şöyle bir sayfayla karşılaştım.11136656_853051448064698_5892689523293398728_n

Kara Kitap’ı tekrar okurken 25. Yıl özel basımının haberini almak, bu basıma paralel okulumda bir de söyleşi düzenleneceğini öğrenmek inceden bir “ehe” efekti yarattı ve bu blog bir üşengeçlik çöpü olmaktan kurtuldu. 25.yıl baskısı pek şekilli olmuş. YKY’nin yaptığı özel baskılar arasında teknik olarak en başarılısı demek yalan olmaz. Ama bundan sonra yapacakları özel baskılarda bu kaliteyi tutturamazlarsa işleri yaş, söyliyim.

IMG_20150704_230834Söyleşi hiç bahsedilesi geçmedi. Ne kadar cahil olduğumu öğrenmek için gittiğim söyleşide ne kadar çok gerizekalı insanla aynı okulda ömür geçirdiğimi gördüm ve hayata bir küfür daha salladım diyeyim susayım. Onun yerine özel baskıdan biraz daha bahsedeyim; Çalışmada Kara Kitap’ın tam metninin yanı sıra daha önce Kara Kitap’ın Sırları’nda bir kısmına rastladığımız Pamuk’un çalışma defterlerinden geniş bir seçki bulunuyor. Aynı zamanda kitabın Can’daki ilk baskısından düzeltmelerin de yer alması edebiyat tarihçileri açısından nitelikli bir başvuru kitabı olmasını sağlamış. Ne yalan söyleyeyim YKY’nin daha önce yaptığı pek çok özel baskı gibi bununda bir para tuzağı olduğunu düşünmekle yanılmışım.

Sözün özü; Kara Kitap güzel bi’ kitap. Hatta pek güzel bi’ kitap. Okumamışların aklında bulunsun.

Not: Hadzibegovic’in çalışmasında basit ama nereden baksan ‘fatal’ bir klavye hatası yapılmış. Kitabın (benim için) şah damarı olan cümlesi yanlış alıntılanarak “Hiçbir şey yazı kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç” şeklinde yazılmış. Kara Kitap’ın Sırları yanlış hatırlamıyorsam hala ilk basımda. Yapılacak tekrar basımlarda inceden bi’ redakte edilmeli. Öyleyse doğrusu bu yazının da son cümlesi olsun;

Çünkü hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç. Yazı hariç. Evet tabii, tek teselli yazı hariç.