Üç Kısım Tekmili Birden: Murakami’nin “Uyku”su ve Meta Olarak Kitap

I.

Bir kitabın okur eline ulaşana kadar geçirdiği serüven bilindiğinden çok daha uzundur aslında. Yazarın ruhundan dökülenler zihnin süzgecinden geçer önce. Sonra göstergeler girer işin içine. Harfler kelimelere kelimeler cümlelere cümleler pasajlara / bölümlere / anlatılara ulaşır. İşin içine rakamların ve görsellerin de girdiği zamanlar olur elbet, yine de vazgeçilmez olan harftir. Serüvenin burada son bulduğu, yazarın kalemini kırdığı son satırla tamamlandığı sanılır çoğu zaman. Oysa bu, işin ancak algıya seken kısmıdır.

Kitap, (Gogol’a sığınan bir esinlenmeyle) bir palto ise terzinin soğuktan korusun için diktiği, yukarıda anlatılanlar astara ulaşır herhalde. Bilinen/gözlemlenen kadarıyla terzi ilk yakınındakilere okutur satır satır diktiklerini, bir yandan kendisi de okur. Fikirler alınır verilir. Terzi tekrar alma ihtiyacı duyar iğne-kalemi eline. Söz gelimi Oğuz Atay, Vüs’at O. Bener’in okumasından sonra Tutunamayanlar’da ne kadar değişiklik yapmıştır bilinmez. Astar yüzüne kavuşur nihayetinde. Ardından son okumalar, redaksiyonlar girer işin içine. Paltonun kıyısından köşesinden ucundan sarkan iplikler (harf hataları) kesilir. En nihayetinde beşer şaşardır, bir harf eksik/fazladır.

Tamamdır tamam olmasına ancak palto bir, okur/üşür ise binlercedir. Matbaa girer devreye, kopyalar basılır. Grafiğidir, kapağıdır, tasarımıdır, sayfa yapısıdır, baskısıdır onca olay geçer paltonun başından. Sonra bilek gücü işleme gelir sıra. Paketlenir kolilenir paltolar, okur/üşürü için askısına/rafına yerleştirilir. Elbet günümüzde daha nice ayrıntılar söz konusudur ancak bir kitabın en yalın serüveni budur. Kitap, hem ruhtan hem de metadan oluşur. Ruhtan gayrı meta, metadan gayrı ruh da pek olur şey değildir.

Kitapçılıkla uğraşmaya başladığımdan beri okur olarak kitaba bakış açım pek bir genişledi. Bir okurken kitabın ruhunu hissediyorsunuz (hissedebiliyorsanız), kitapçıyken ise karşınızdaki bir ürüne/maddeye/metaya dönüşüveriyor. En sevdiğiniz yüzlerce sayfalık o kitap bir stok satırından ibaret olabiliyor yeri gelince. Ancak (yeni yetme de olsa) iyi bir okursanız kitabın hem meta hem de ruhi varlığını zihninizde dengeleyebilirsiniz. Ancak Terazinin kolları eşitlendiğinde kitaba hak ettiği değeri verebilirsiniz. Kollardan biri ağıra kaçarsa ya kıyamadığınızdan elinize alamazsınız kitabı ya da ondan ne kadar para kazanabilirim diye bakarsınız.

II.

IMG_20150906_015618Murakami’nin 1989 yılında kaleme aldığı Nemuri’si, “Uyku” başlığıyla diğer çeviriler gibi Doğan Kitap etiketiyle geçtiğimiz hafta raflara çıktı. Ancak şu sıralarda, kitabın kurgusundan ya da kaliteli özel baskısından daha çok etiket fiyatı konuşulmakta okurlar arasında. Her ne kadar dengeden bahsetsem de ben öncelikle ruha ilişik durmayı tercih edeceğim (metadan da kaçmayacağım tabi).

Murakami, alışılagelmiş yazar profilinden ayrıksılığıyla olsun, her sene Nobel’e aday gösterilip nişanı alamamışlığıyla olsun, yoğun üretkenliğiyle olsun Japon adasında dünya genelinde ve bizim memlekette pek sevilen pek popüler bir yazar. Benim içinse (yemişim popülerliğini) anlatım dilindeki duruluğu, olay atmosferini kurgulama edimi ve müziği metafor olarak kullanma şekliyle en özendiğim yabancı menşeili yazarlar arasında tepelere oynamakta.

Uyku, daha çok romanlarıyla tanınan yazarın ilk olgunluk evresinde kaleme aldığı uzun öykülerinden biri. Söylemem gerekir ki dil yetersizliğiyle sadece Türkçe çevirilerden okuduğum yazarın şimdiye kadar okuduğum en silik çalışması. Uyku, adıyla müsemma uyku üzerine kurgulanmış bir anlatı. Anlatıcı-yazar bakış açısıyla ilerleyen metinde genç bir kadın (adını bilmiyoruz) karakteri dinliyoruz. Daha ilk satırlarda (ve kitabın arka kapağında) kurgunun çatışması aktarılıyor okuyucuya.

20150906_001929

Uykusuzluk çekmenin ötesinde uyku uyuma yetisinden kopmuş karakterin bu duruma gelişini ve uyumadan geçirdiği günlerde neler yaptığını dinliyoruz. Öykü boyunca hiçbir ritmik sıçrama karşımıza çıkmıyor. Yalnızca karakterin rutinlerinden kopuşu ve bu kopuşlarla geçmişine yaptığı içsel dönüşler söz konusu satırlarda. Uykudan yoksun karakter önce bu durumu bertaraf etmeye çalışıyor sonrasında rutinlerindeki değişimleri sayesinde evlenip bir aile kurmadan önceki yaşamıyla şimdiki durumunu kıyaslıyor. Bu kıyaslar onun eşi ve çocuğuna karşı yabancılaşmasının yanı sıra yaşam üzerine düşünsel çıkarımlara da götürüyor. Örneğin evlendiğinden beri pek kitap okumayan karakter uykudan koptuğu bir gece eline aldığı Anne Karenina sayesinde şu satırları aktarıyor bize;

İlk cildin ortalarını geçtiğimde, kitabın arasında bir çikolata kâğıdı buldum. Dağılmış haldeki çikolata kırıntıları sayfaya yapışıp kalmıştı. Kesin lise yıllarımda bu romanı çikolata yiyerek okumuşumdur, dedim içimden. Bir şeyler yiyerek kitap okumaya bayılırdım. Konusu açılmışken, evlendikten sonra neredeyse hiç çikolata yemedim. Kocam tatlı yiyeceklerden nefret eder. Oğlumuza da neredeyse hiç vermeyiz. O yüzden evde hiçbir tatlı türü yoktur.” [s.46]

Benzeri rastlantı-hatırlama-kıyaslama satırları bütün kitap boyunca karşımıza çıkmakta. Murakami’nin (özellikle çok sevdiğim Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu gibi) sıçramalar dolu metinleriyle karşılaştırıldığında pek sönük kalıyor Uyku.

Yalnızca karakterin uykusuz kalmasıyla git gide uyku kavramına yönelik düşünsel tahlilleri okuyucu üzerinde izler bırakıyor. Okuyucuyu da soru işaretleri arasına çekiyor;

Öyleyse, benim yaşamımın ne anlamı var? Eğilimlerimle tükeniyor, bunu sağaltabilmek için de uyuyorum. Yaşamım bunun tekrarından ibaret değil mi? Hiçbir yere ulaşmayacak, yanlış mı?” [s.66]

Arasıra böyle nokta atışları yapan metin Murakami okuyucularının alıştığı (ayrıntı verilirse spoilera dönüşebilecek) eksiltileme bir tansiyon yükselişi anıyla sonlanıyor.

III.

Bir yazarın tüm metinlerini sevmek zorunda değiliz. Bir yazar da hayatı boyunca çok iyi metinler yazmak zorunda değildir. Ancak yazar ile okur arasındaki ilişki (tıpkı çoğu dinsel öğretide tanrı ile kul arasında olduğu gibi) pek zorlaştırılmamalıdır. Bizim memlekette ise bu zorlaştırma büyük yayınevlerinden ziyade dağıtımcılar nedeniyle tavan yapan kitap fiyatlarından kaynaklanır.

Okur yüzdesinin zaten oldukça düşük olduğu memleketimizde (yakışmayan bir kelime grubu olarak) kitap sektörü biraz karışık. Yayınevleri varlıklarını sürdürmek adına gelir kazanamamaktan okurlar ise fiyatların yüksekliğinden genel olarak şikâyetçidir. Konu üzerine çeşitli dergilerde yapılan soruşturmalar genellikle dağıtımcıların belirlediği yüksek yüzdeleri sorunlu göstermekte. Oysa bazı büyük yayınevleri aynı zamanda kendi kitabevi zincirlerine, online kitap satış portallarına ve dağıtımcılarına sahip olmalarına rağmen etiket fiyatları yine yüksektir. İsim vermek ne kadar doğrudur bilinmez ancak bunlara örnek olarak Murakami’nin Türkiye yayıncısı Doğan Kitap gösterilebilir.image

Daha önce bahsettiğim üzere Uyku yayınlandığında okur tarafından kitabın içeriğinden daha çok fiyatı tartışma konusu oldu. Çünkü Doğan Kitap’ın 90 sayfalık kitap için belirlediği ücret 35 Türk Lirası. Kitabın özel bir baskıya sahip olması sert/kalın şömizli bir cilt kapağı ile kuşe kâğıda ve illüstrasyonlu şekilde basılması maliyeti ve dolayısıyla fiyatı yükseltmiştir ancak bu kadar yüksek bir fiyata sahip olması ne kadar gerçekçidir? Bini aşan sayfa sayısı ve yine sert kapağıyla 1Q84, 55 lirayken Murakami’nin nazaran daha az ilgi görmüş Uyku’suna 35 Lira istemek iyi niyetli midir? Bu soruların ardına hemen eklemek gerekir; elbette ortaya konulan emek ve kitaba verilen değer açısından fiyat azdır bile ama memleketin okur yüzdesinin alım gücünü oldukça aşmaktadır. Doğan Kitap’ın sahibi olduğu kitabevi zinciri D&R’ın sitesinde kitap için yapılmış (ancak geçtiğimiz günlerde silinmiş) kullanıcı yorumlarında bir okur; asgari ücretle çalıştığını, ancak geçinebilirken çok sevdiği Murakami’nin kitaplarını almakta zorlandığını belirterek sormuştu: “İyi kitaplarınızı sadece zenginler mi okusun istiyorsunuz?”

Kitabın elimizdeki gösterişli baskısı japonyada yapılan baskıdan hiçbir farklılık göstermiyor. Grafik tasarım içinde ekstra bir masraf çıkarmadığı bu nedenle düşünülürse kitabın fiyatı ayrı bir samimiyetsiz gözüküyor.  Bu haliyle kitap sadece yukarıdaki gibi havalı instagram fotoları çekmeye yarar gözüküyor. Aklımdaki soru ise Doğan Kitap’ın ulaşmak istediği beğeni(layk) sayısına Murakami’nin nasıl yaratıcı bir küfür edebileceği.