Yılın Sonuna Yolculuk (Yeni Yetme Günceler I)

Bir yılın daha sonuna geliyorsun. Bir yıl. Daha eski. Olgun. Güçlü. Tüm sıfatları kapsayan, bir eşiktesin. Biyolojinin söyledikleri, inanç sistemleri kadar mantıksız geliyor. Belki daha pek çok yılın sonunu göreceksin, belki gördüğün son sonu göreceksin. Duramıyorsun içeride, yakınsın, çok yakınsın, kaçmalısın, gitmelisin, uzaklaşmalısın, dışarı çıkmalısın.

Sonra genç işçilerin ve çırakların cumartesi gecelerini geçirdikleri bir lokale girmiştin. [s.8]

Günler korkutuyor seni. Tanımları, nedenleri, sonuçları hep canını acıtacak gibi. Seni hep olmak istemediğin yapacak gibi. İstemiyorum diyorsun. Artık istemiyorum. Burada. Sıfır noktasında kalmak, her şeye cevabım; istemiyorum. Yaşamak? İstemiyorum. Ölmek? İstemiyorum. Burada. Cansız, hareketsiz bir mihenk taşı gibi yerime saplanmak, sabitliğimle tüm dünyayı gezmek. Yanıbaşında ağaç var lokalde oturduğun masanın. Sarılıyorsun nedensiz anlamsız. Elinde bir pürüzsüzlük hissi ağacın pürüzlü gövdesi üzerinde. O kadından bir not bırakılmış. Okumalısın onu. Bir kadını özlüyorsun ve bunu kimse bilmiyor. Bir kadını, çok fena bir hâlde özlüyorsun. Konuşuyor.

Yaşamı boyunca hep senin gibi bir kadını özlediğini söyledi. [s.9]

Ama dışarıda aradığını hep, çünkü içinde böyle bir kadının olmadığına emindi. Tanrı konusunda emin olmadığı kadar emindi. Bunu söyleyerek diğer inanmadığı tanrı ve peygamberlere haksızlık mı etmişti? Ama duality. Hepsinden uzak ve genişti. Var-yok. Hep-hiç. İlk-Son. Başlangıç-sonuç. Birine takıldın gidiyorsun, her şeyi o iki kelime arasında sığdırarak yazmaya, yaşamı bırakmaya hazırlanıyorsun. Karanlık. Işık. Mutluluk. Işık. Acı. Kanranlık. Acı. Işık. Mutluluk. Işık. Karanlık.

Artık bundan böyle acıları mutluluk olarak nitelendirmeye karar verdim. Yaşamımın en mutlu anlarında da aynı güçle acıyı duymadım mı. [s.9]

Ne kadar da sana benziyordu. Bunca yıl tanıyıp bilip. Nasıl el sürmekten alıkoyabildin kendini. Nasıl bir bilinçsizlikteydin. Şimdi nasıl mahcupsun onu bilmezden önceki geçmişinden. Sen gibi, sana, sen diyor. Sen. Senle sensizsin. Tıpkı sen gibi. Senin gibi ağlama durumuna yeni bir tanım getiriyor. Susuyorsun. A’dan beri gördüğün ilk harfmiş gibi, duraksamadan devam ediyorsun nefes almaya. Belki de daha öleceğini bilmiyorsun. Bacaklarını kavuşturarak koltukaltlarından kavramış suratına ÖLECEKSİN diye kahkaha atan Cobain’in Frances’i gibisin. İnsanları güldürerek kölelerin haline getirebilirsin. Sen gibi korkuyor seni sevebilmelerinden. Böylesine sevdiğini söyleyebiliyorsun. Onu.

Kimse senin kadar güzel, hiç kimse senin kadar canlı gitmedi ölüme. [s.9]

O zaman yazmadan seni sevdiğimi söyleyebileceğim ölüme. Seni ölümü ikisini de bu kadar kolay hatırlayabileceğim. Normal insanlara bunları okutabileceğim. Harfleri hatırlamadan kelimeleri hatırladığını harfleri hatırlayabileceksin. Sayıları harflerle yan yana koyarak anlamlı bir şey yaratabileceksin. Şifre ne söyleyebileceksin. Yazabileceksin. Saklanabileceksin.

Ya da acıların uzun uykularını uyuttum. [s.14]

Korkulardan korktuğum gibi. Soğuk ve sıcaktan. Işık’tan karanlıktan. Birbirlerini parçalayabilmelerinden. Karanlıktan. Işık’tan. Birbirimize gizli gizli söylüyoruz bazı şeyleri. Başkaları yanında bağıra bağıra rahatsız edenlerden rahatsız olabiliyoruz. Birbirimize birilerinden korktuğumuzu, insan karışımlarımızı. Işığın nedenini bildiğimizi. Gece, tekrar oluveriyor.

İnsanın kucaklamak istediği bir gece. Yumuşak bir haziran akşamında Berlin çatılarına doğru yaklaşıyor. Bu müthiş kente doğru. Yarısı Doğu, yarısı Batı, arası Türkiye olan kente doğru. [s.16]

Coğrafyaları aramaktan vazgeçtiğini hatırlıyorsun uzun süre önce. Ama saatlere tutuksun hâlâ. Soruyorsun. Ölçeklere indirgenmiş harf ve sayılar oldun olası hazetmedin. Her şey bir aradaydı. Işık, ses, renk, müzik. Anlamlı bütünler oluşturuyordu heybende. Sırtında omuzlarında taşıyorsun gittiğin her yere. Öyle bir vazgeçemeyiş. Yakın anlamını yitiriyor. Yine o gitme hissi, çöreklenmiş bekliyor verdiğin sözler. Buna kaçmak diyecekler. Umursamıyorsun. Ne dense desin. Verdiğin sözleri tutmak. Ne kadar geç kalabilirsin senin olmayan bir buluşmaya. Ya da. Hayat öncesi ölümde, nasıl yaşıyorduk.

Şimdi sen ölü bir anı olmak istiyorsun. Başka kentlerin başka sınırlarından arıyorsun. Daha uzaklara gitmek istiyorsun. [s.22]

Bunu daha önce de söylemiştin. Şehir ölüyor! O zamanlar kimse dinlememişti seni. Kimse ilgilenmemişti. Şimdi durum farklı mı. Önemli değil. Daha yüksek sesle tekrar tekrar haykırıyorsun. Deli mi diyorlardı böyle insanlara. Kahveni soğutmadan içtiğin akşamlar düşünmeyi bırakmıştın bunları da. Soru işaretleri, tehlike durumunda ilk feragatin oldu. Oysa ne zordur başka evrenlerde soru sormadan yaşayabilmek.

Belli bir sarhoşluk içinde yeryüzüne dayanmak daha kolay. [s.36]

Gerçeği yadsımak. Tek çıkar yol gibi gözüküyor sabah kahvaltılarında. Zeytin çekirdeklerine yapışmış kırıntıları, reçel kasesini ve çay kaşığının buğusunu inceliyorsun ilk. Bunlar tekrar ediyor. Sakla. Zihninin heybesinde bir boşluk daha yarat. Unutuyorsun. Kokuyorsun. Sen gibi. Senin sana söylediklerini unutmaktan korkuyor. Sen ise. Daha söyleyemediklerini unutmaktan. Çekili bir battaniyenin soğuk köşesinde avuçların terleyerek üşüyorsun. Biliyorsun.

Görmek istediği ben değilim. Biliyorum. Görmek istediği, benim kendime olan bağımlılığımdan taşan bağımsızlığım. [s.39]

Özgür olduğunu hissediyorsun. Tekrar. Tekrar. Yinelemeler sanrıyı doğuruyor içinde. Bir yerlerde saklıyorsun onu. Şifreyi kimseye söylemedin. Saklayamamaktan korktuğun için unutmaya çalışıyorsun. Mağaranın derinliklerinde. Karanlığın içinde. Sesten ve müzikten kurtulmuş. Harfler sayılar ve renkler tekrar ediyorsun. Hatırlamaya mı unutmaya mı çalışıyorsun. Hatırlamıyorsun. Işık. Bu. Seni. İlk görüşün.

Ama diğer insanlar, acılarını, yaşantılarını, uykusuz gecelerini, umut ve umutsuzluklarını ne yapıyorlar. [s.44]

Her yerde. Varlığın ve yoluğun her zerresine dağılmış durumdalar. Bu arayış bu sahtelik. Tanım ve kavramlar. Seni usandıran kitaplar gibi. İçindeki tekmeliyorsun. Nefret. Kin. Şiddet. Korkaklığın ve kaçışın ilk göstergeleri. Vazgeçiş gerçeğini saklamak için uydurulmuş birer yalan. Gölge daha da koyuluveriyor. Biraz daha dinlence, biraz daha uyku. Onların düzmece halüsinatif zehirlerine kaçıyorsun. Çünkü bu özlem uykuyu da tedavülden kaldırıyor.

Yaşamım boyunca uykuyu beklediğim kadar hiçbir şeyi beklemedim. [s.45]

Artık kapın tamamen kapalı. Başka bir zaman aralığında belki bu boşlukta bile bulunmayacak. Belki de başka bir şekle bürünüp varlığını devam ettirecek. Umursamıyorsun. Buradan uzakta olmak istiyorsun. Öyle bir uzak ki. En yakınında. İçinde. Tam içinde. Varlığın ve yokluğun. Karanlığın. Ve.

Her düşünce, her konuşma kendi kendine olmak demektir. Bir şeyi bir insanla bölüşmek gene kendi kendinle bölüşmek demektir. Bir insanla sevişmek, gene kendi kendinle sevişmek demektir. Birisiyle birlikte olmak, yalnız olmak demektir. Bunu çıkarma aklından. [s.53]

Gözlerini de sakladın emanetine. Artık kimse seni göremez. Çünkü kimseyi göremiyorsun. Böylesi bir yalnızlığı daha önce kimler keşfetmişti. Hatılıyor musun. Haydi. Bundan daha güzel bir oyun bulamazsın. Sahte zamanı tüketmek için. Ancak unutma. Oyunların kuralları vardır. Oyuncuların rolleri. Tüm evren sahnen artık. Tüm renkler kostümün, tüm sesler.

Aranızda dolaşmak için giyiniyorum [s.57]

Artık onlarla alay etmeyeceksin. Kişilik bölünmelerine el sürmeyeceksin onların. Bıçakları istediği gibi doğrayabilir zamanlarını. Tüm müsriflikle harcayabilirler ellerindekileri. Değer nedir bilmeden. Bir de onlara anlatmaya çalışmayacaksın. Harcamak için o kadar az kelimen kaldı ki.

Patlamak istiyorum. Dağılmak. Parçalara ayrılmak. [s.65]

Evinin birkaç metre uzağında üstelik. Hiç beklemedik bir anda. Kısa süreli bir gereksinimi gerçekleştirmek için. Herhangi bir için için. Tereddütlerden kurtulmak kesin olanı bulmak soru cevap isyan ve sükunetten kurtulmak. Bir kahve fincanı ucunda kuruyan kahve yatağında oluşan tuz siluet ve tüm izlerden arınmak. Yok olmak.

Artık yalnız ağrı dindirici haplar, öldürücü yorgunluk, antibiyotik ve Berlin-Hamburg-Prag-Viyana-Zagreb-Belgrad-Niş-Belgrad arasındaki altı günde geçtiğim uzaklıktan oluşuyordum. [s.69]

Algılarının bu kadar açık olduğunu en son ne zaman hissettin. Yine sorular soruyorsun. Bu bir aldatmaca. Onlara muhtaç değilsin. Onlardan kurtulabilirsin. Kurtul hemen şimdi. Gözlerini aç. Gözlerini aç. Gözlerini aç. Olmayan gözlerini.

Kendi kendilerine kıyamadıkları için, yaşam boyunca sürüklenip çıkamadıkları aklın boyutları. [s.72]

Yazı sana yol gösterecek. Sayıları inkâr etmiyorsun. Buna sen de sen de ve sen de eminsin. Bir arada bir olabilirsiniz. Bir arada bir olabilirsin. Yazıları takip et. Yazıların peşinden ayrılma. Onlar sana yol gösterecek harflerin. Yan yana getirdiğin bir birine çarptığın arka arkaya vurduğun harfler kelimeleri cümleleri sayfaları dolduracak. Sonrasını. Artık sorgulamayacaksın. Sorular sormayı bırakmıştın. Unuttun mu. Güzel.

Her gidiş. Her yolculuk, kendi “benimin” bilinmeyenine doğru, bilmek için bir iniştir. [s.79]

İşte bu en büyük kaçış. Buradan nasıl kurtulacağını henüz bilmiyorsun. Birlikte keşfedeceksin. Sen ve sen. Zamandan kaçış bu kadar kolay değil çünkü. Oysa en basit gözüken yol. İlaçların tozların bitkilerin sıvıların sana söylediği emir. İşte en büyük en gerçekçi ve en kolay kaçış. Zihninizden kaçamazsın kaçamazsın. Savaşacaksın.

Uykumun içinde yaşlanmakta olduğuma sevindiğimi anımsıyorum. [s.91]

Önce zamanı çözüyorsun. Saniyeler çıkıyor karşına. Onları da bertaraf ettin. Dakikalar ve saatler. Şimdi buradasın. Ay ve yıllar ve tarih ve takvim. Ölçekler. Sahte ölçekler. Işık artık daha yakın.

Kendi kendimden böyle bir rahatlıkla, çıkıp gitmeyi nasıl da isterdim. [s.91]

Onlara saklanıyorsun. Hâlâ ki hâlâ. Onlarsız olabilirsin. Onlar olabilir. Bu bir kaçış değil. Cesaret değil. Gerçekler gerekli. Yanmıyorsun. Yandın.

Kendimi düşünüyorum, her zaman kaçtığım küçük burjuva duygularını, zorunlu olarak katıldığım günlük yaşamın günlük yaşamım tüm kurallarından bir kez daha kaçmayı başaran kendimi. [s.93]

Aynanın karşısında gördüklerinsin. Sen. Sen. ve Sen.

Tüm duyguların en güzeli duygusuzluk, öyle bir duygusuzluk ki, insanın tüm dünyayı ve tüm insanları kucaklayabileceği duygusuzluğun duygusu. [s.95]

Karanlık.

Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirmeye çalıştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük. Belki kendilerine yaşamı kanıtlamaya gerek duymayan insanlar, sevgileri de derinliğine duymadan, acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar. Ya da sevgiyi sevgi, beraberliği beraberlik, ayrılığı ayrılık, yaşamı yaşam, ölümü ölüm olarak yaşıyorlar. Oysa yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı. [s.11]

Işık.

Yaşamın sonu hiçbir zaman bana ırak gözükmedi. Her yüzde, her solukta, her büyüyende, her yaşlananda, her sarılmada, her sabahta gördüm yaşamın sonunu. Çocukken bile, buğday tarlalarında, yaz gecesi mehtabında ve çocukluk gecelerinin derin karanlığında gördüm yaşamın sonunu, ama ben giderken, ben ya da tren görünümlerinin içinden, kentlerden, köylerden, tarlalardan, dağ sıraları önünden, ardından, bir göl kıyısından, bir nehir yatağı ya da gri bir deniz yüzeyi boyunca ilerlerken, yol alırken, tanımadığım insanlar hızla gidiş yolunun aksi yönde yitip giderken, her görüntüyle birlikte ardımda benden uzaklaşırken, yitip giderken, işte ancak o zaman uzaklaştım yaşamın sonundan. [s.36]

Yaşamı yeniden keşfediyorsun.

Reklamlar

Kıtalar Ayrılmaya Devam Ediyor: Puslu Kıtalar Atlası 20 Yaşında

[İlk yayınlanış: 30.12.2015 tarihinde, Post Dergi]

Bu kitap, acayip bir kitap. Bu roman cidden çok acayip bir roman.

Puslu Kıtalar Atlası hakkında şimdiye kadar yazılmış çizilmiş metinlerin çoğu o efsanevi satırları alıntılar. Bir pazar satıcısı edasıyla kurduğum giriş cümlesinden sonra herhalde bende o satırları alıntılamayı hak ettim.

Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kâinattan 7079 yıl, İsa Mesih’ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.

1İhsan Oktay Anar 95 yılında bu satırlarla karşımıza çıktığında kitabın arka kapağında yazdığı gibi “Türkçe edebiyatta yeni bir yazar”dı. Şimdilerde ise edebiyatımızın güncel bir kalesi, üniversite dersliklerinde incelenen bir yazar, yayımlamış altı romanı ve hikâye türüne sığdırılamayacak bir hikâye kitabıyla Güncel Türk Edebiyatı’nın önde gelen isimlerinden biri.

Anar’ın bu derece ön plana çıkmasının en önemli nedeni olarak Puslu Kıtalar Atlası gösterilebilir. Peşi sıra gelen diğer romanları yine okuyucular tarafından ilgiyle karşılansa da Puslu Kıtalar Atlası okuyucu tarafından her zaman Anar üretiminin en başarılı yapıtı olarak değerlendirildi. Bu nedenledir ki hemen ardı yıl yayımlanan Kitab-ül Hiyel ve 98’de raflara çıkan Efrâsiyab’ın Hikâyeleri hem okuyucu tarafından yoğun bir ilgi gördü hem de Puslu Kıtalar Atlası’yla karşılaştırıldı. Sanıyorum ki Anar’ın gözünde gerçekleşmeyecek olan bu karşılaşmanın okuyucu gözünde galibi genellikle Puslu Kıtalar Atlası’ydı. Karşılaşmaların daha sonralarda yayımlanan diğer Anar kitaplarıyla da devam ettiğini belirtmek herhalde gereksiz.

Çoğu önemli yazarım gibi Anar’ın da tüm kitaplarını tek bir metinle ele almayı planlıyorum. Ancak bugün Puslu Kıtaları ayrıca konuşmak gerekiyor. Çünkü geçtiğimiz günlerde Puslu Kıtalar Atlası 20 yaşını doldurdu. İletişim Yayınları da bir yaş günü hediyesi olarak romanın özel bir baskısını piyasaya sürdü.

Puslu Kıtalar Atlası, Türkçede hem değerli bir çalışma hem de popülarite sahibi olup çok satan bir kitap haline gelmesi açısından ender bir örnek. Peki, popülerliği bir yana Puslu Kıtalar Atlası’nın başarısının ve yukarıda bahsettiğim durumun nedeni nedir?

3Ülkemizde bir romana “tarihsel” başlığı koymak (nedenini belki de bilgi yetersizliğinden kavrayamıyorum) kitabın çok satması ve okunması(?) yolunda futboldaki kornerle eş değer bir fırsatı yakalamaya benzer. Puslu Kıtalar Atlası da dar bir bakış açısıyla ele alınırsa tarihsel bir roman olarak değerlendirilebilir. Ancak kitabın üst kurmaca yapısı daha ilk bölümde hatta yukarıda alıntıladığımız ilk satırlarda bu tarih algısını yok etmektedir. Erk nasıl isterse zaman öyle ölçülür, hangi yılda olduğumuz dahi inançlarımız, etnik ve milli kimliklerimize göre değişiklik gösterir. Biraz meraklısı üzerine kafa yorarsa görecektir; ilk satırlarda verilen üç yıl da diğer takvim yıllarıyla örtüşmez. Kısacası tarihleri ve kanıtları bırakıp geçmişe açılan bir masalın içine giriveririz. Bu masalda gerçek dünyaya yerimiz yoktur.

Tam da ilk satırlardan kitabın önemli bir özelliğiyle karşılaşırız. Karşımızdaki hareketsiz tamamlanmış bir metin değil kanlı canlı muzip bir oyuncudur. Gösterdiği açıklara göz atmamızı yaptığı blöfleri sezmemizi bekler. Artık bir okuyucu değil satranç tahtası başında tekinsiz bir rakibizdir onun için. Görevimiz, anlatılanlara öyle hemen inanmamak ve anlatılanlar kadar anlatılmayan anlatıları da yakalamaktır.

Metnin kurgusu tarihsel atmosferden aldığı destekle birlikte bir labirent olarak şekillenir. Bir yan karakter bile karşımıza çıkacaksa önce geçmişini öğreniriz. Şimdi şu anda karşımızdaysa buraya gelene kadar hangi yollardan geçmiştir, roman bütünlüğü umursanmadan en ufak ayrıntıya kadar okuyucuya aktarılır. Metin giriftleştikçe gerilimin dozajı artar. Bu noktada okuyucu dikkatini kaybetmemeli ve ayrıntıları gözden kaçırmamalıdır.

Romanın, alışıla gelmiş bütünlük kaygısından uzak hatta ve hatta tamamıyla olay örgüsünden bağımsız ele alınabilecek kimi bölümleri nedeniyle Puslu Kıtalar Atlası kimilerince postmodern bir roman Anar ise yerli bir postmodern[1] olarak tanımlanmıştır. Dipsiz ve gereksiz bir çukur olarak gördüğüm bu postmodern sıfatını Anar için kullanmanın doğru olup olmayacağı ise kanaatimce Anar’ın kendisine bırakılmalıdır.2

Romanın bütün bu özellikleri bir araya geldiğinde karşımızda en azından Türkçe üzerinde daha önce benzerine rastlanmamış bir metin çıkıyor. Ancak yine de bütün bunlar Puslu Kıtalar Atlası’nı başarılı olarak tanımlamaya yetmez. Çoğu “tarihsel” romanda ya es geçilen ya da beceriksizce kullanılan bir özelliğe sahip Puslu Kıtalar Atlası; dilin tarihselliğine. Anar’ın ilk olarak bu romanda kurduğu (ve diğer romanlarında devam ettirdiği) esnek, masalsı, muzip dil romanın ve yazarın en önemli özelliği. Temelinde Osmanlıca ve Latince’den beslenen bu dil ile Anar, yakın tarihli kimi kavramları tarihselleştirirken etnik kökenlere sahip kimi özel terimleri de başka etnik kökenlere yanaştırıyor/yakıştırıyor. Batı felsefesinin mihenk taşlarından René Descartes bir rendekâra (rendeci), tek içimlik servisiyle ünlü tekila ise tek-i âlâ (tek iyi) adlı bir iksire dönüşüyor bu dilde. Bu büyülü, usta işi ve alabildiğine oyuncu dil Puslu Kıtalar Atlası’na edebiyatımız içinde hak ettiği yeri şimdiden kazandırdı ve onu “zamansız” kitaplarımızdan biri yaptı bile.

 

20.Yıl Özel Baskısı

Söz konusu özel bir baskı olduğunda kitabın içeriğinden çok fiziksel özelliklerinden söz etmek gerek. Kitap ele alındığında okuyuculara bir iyi bir de kötü haber veriyor. İyi haber; çok başarılı bir işçilikle karşı karşıyayız, kötü haber; içerik açısından bir yeniliğimiz yok.

4Özel baskı için başarılı (biraz da alışıla gelmiş) bir hamle olarak sert kapaklı/şömizli bir cilt tercih edilmiş. Şömiz için kuşeden uzak durulması ve canson benzeri soluk bir kâğıt hamurunun seçilmesiyle “bestseller” klişesinden kaçılabilmiş. Şömiz kapağında Suat Aysu imzalı kitabın ilk baskısında kullanılan tasarımın bir uyarlaması yer alıyor. İlk baskıdaki tasarım aynen kullanılsaydı sanki daha iyi bir hamle olurdu. Ancak iletişimin yakın zamanda yenilediği kurumsal kimlik ve logo tasarımı nedeniyle bu mümkün gözükmüyor. İç kapak tasarımına şömizde font rengi olarak kullanılan yeşil hâkim. Kitap ve yazar ismi arasındaki orantıda elde edilen başarı isimler arasındaki uzaklıkta pek yakalanmış değil. Sanki yazar ismi biraz daha aşağı indirilse?

Şömizli kitapların çoğunda boş bırakılan iç kapak sırtının boş bırakılma hatasına bu baskıda düşülmemiş. Ancak İletişim’in künyeyi sola değil de sağa oturtma inadı devam ediyor. Şömizin ön ayraç kanadında altın varaklı “20.Yıl Özel Baskısı” ibareli bir arma bulunuyor. Armanın yarattığı ödüllü kitap izlenimi ve Anglosakson etki pek hoş değil, bu ibare belki ön kapakta kullanılsa daha anlamlı olabilirdi.

Eski baskılarla karşılaştırıldığında bu baskının biraz daha kalın olduğu hemen göze çarpıyor. Ancak bu durum tamamen seçilen kâğıt türüyle alakalı. Yazı fontu, redaksiyon ve konumlandırma açısından diğer baskılarla birebir uyumlu bu özel baskı da. Yalnızca bölüm başlangıçlarındaki grafikler yeşil ve krem renkleri ile renklendirilmiş. Anar’ın çizim üzerine çalışmalarının olduğunu kimi kitap kapaklarından ve Kitab-ül Hiyel’in çizimlerinden bilmekteyiz. Yine İletişim’den çıkan Orhan Pamuk’un Kara Kitap 10.yıl özel baskısında sunulan benzeri bir çizim demeti belki bu kitapta da tercih edilebilirdi. Kapak birleşiminde tutkal yerine dikiş tercih edilmesi son derece başarılı. İletişim’in bir eski zaman alışkanlığı olarak son sayfalara koymayı tercih ettiği “Yazarın Diğer Kitapları” temalı tanıtım broşürünün bu baskıda yer almaması da sevindirici bir diğer haber.

Kitap için 29 liralık bir ücret ön görülmüş. Bu özel baskının diğer baskılara nazaran 10 liralık bir farkı hak edip hak etmediği ise okuyucunun takdiri.

[1] Bu konuya dair ayrıca bkz. Koçakoğlu, Ahmet, Yerli Bir Postmodern İhsan Oktay Anar (2010)