Referansların Gölgesinde Kalan Bir Roman: ‘Kırmızı Saçlı Kadın’

[İlk yayınlanış: 08.02.2016 tarihinde, Post Dergi]

‘Kırmızı Saçlı Kadın’ kurgusunu referans aldığı efsanelerin ötesine götürememiş, bu efsanelerin gölgesinde kalmış bir kitap. Bir yandan da “Doğu mistisizmi (artı) Batı modernizmi (çarpı) İstanbul’un belirli bir tarih aralığı içerisinde geçirdiği kültürel dönüşüm (eşittir) yurtdışı okur hedef kitleli roman” formülünün Orhan Pamuk tarafından ne kadar benimsendiğinin üçüncü örneği.

2015 yılına Kafamda Bir Tuhaflık’la giren (sanırım bahsetmeden olmuyor) Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk, geçtiğimiz günlerde yeni romanı Kırmızı Saçlı Kadın ile raflarda yerini aldı. Pamuk’un hemen her romanının arasında yıllara yayılan uzun bir araştırma ve yazım sürecinin bulunduğu, kitaplarının yayımlanışı öncesinde yürütülen büyük ölçekli reklam/tanıtım kampanyaları sayesinde okur ve okumayan kitlelerce bilinir. Bu nedenle bir sene arayla yeni bir romanla karşılaşmak şaşırtıcı oldu. Ama (yine kampanyalarından) öğreniyoruz ki Kırmızı Saçlı Kadın’a dair bir senelik yazım mesaisinin ardında otuz yılı aşkın bir fikir nadası, Pamuk’un 80’li yıllarda Kara Kitap’ı yazdığı dönemde yaptığı araştırma ve röportajlar bulunuyor.

Kırmızı Saçlı Kadın, sürprizsiz, şaşırtmayan, olağan bir roman. Günümüzden 1985 yılına yönelen bir projeksiyonla ana karakter Cem’in tanıştığı kuyuculuk mesleği ve bu mesleğin onun hayatını nasıl şekillendirdiğini okuyoruz. Romanın odak noktasını ise (yazarın hayatıyla paralellik oluşturan) babanın terk edişi ve babasız büyümek temaları oluşturuyor. Bu odağı romanın kurgusuna işlerken Pamuk, iki eski anlatıyı, Sofokles’in Kral Oidipus‘u ile Firdevsi’nin Şehname‘sini referans ediniyor kendisine. Kent soylu bir genç olarak Cem’in hayatın fiziksel koşullarıyla ilk karşılaşmaları, babaya ve baba desteğine duyduğu özlem ve bu özlemin yarattığı ruhsal dönüşüm, bahsedilen iki anlatıyla karşılaşmalar ekseninde hikâye ediliyor.

IMG_20160208_220915

Hemen başta belirtmek gerekiyor. Babasızlık gibi çok genel bir kavramın, üzerinde çok yazılıp çizilmiş bu iki büyük anlatıyla pekiştirilerek bir roman konusu haline getirilmesi kolay bir iş değil. Ancak Pamuk, yazım tecrübesi ile bu işin altından (kısmen de olsa) çıkmış gözüküyor. Pamuk’un kaleme aldığı tüm metinlerde görülen (ve artık alıştığımız) Türkçe’den ziyade İngilizce gramerinin izlerini taşıyan pütürlü diline ve anlatım bozukluklarına takılmanın Tahsin Yücel’in meşhur Kara Kitap eleştirisini tekrarlamanın ötesine geçmeyeceğini öngörüp, Kırmızı Saçlı Kadın’ın sadece içeriği ile ilgilenmek sanırım en doğrusu.

Cem’in, Mahmut Usta ile o zamanlara (80’li yıllara) göre İstanbul’un yerleşimden uzak bir bölgesinde bir aylık kuyu kazma eylemine odaklanan ilk bölüm olay örgüsünün ana ekseni. Cem ve ustasının yerleşim bölgelerinden uzak yalnız geçirdikleri geceler Pamuk’un bir laboratuvar mekân oluşturma üzerine ilk girişimi. Bu girişimi süslediği kısmi tasvirler ise oldukça başarılı.

Mekân unsurunda görülen bu başarıdan ne yazık ki karakterler arasındaki ilişki pek nasiplenememiş. Cem ve Mahmut Usta’nın kuyuyu kazdıkları arsaya yakın Öngören kasabasına olan ziyaretleri içerisinde insanlarla, özellikle romana adını veren Kırmızı Saçlı Kadın’la nasıl tanıştıklarını, bu kadar kısa süre içerisinde nasıl bu kadar samimi olduklarını sayfaları tekrar tekrar okumamıza rağmen çıkaramıyoruz. Sanki kuyu kazma eylemi otuz gün değil de otuz ay sürüyor ve bu iki karakter kuyu kazmıyorlar da sürekli kasabaya uğrayıp insanlarla kaynaşıyorlar.

Cem’in Mahmut Usta’ya yönelik fikir ve duyguları ise yine bu bölümde aksayan bir başka nokta: “Betonun harcını hızla karıştırarak arabaya koyup, aşağı boşaltmak gecikince, beton soğuyor diye sinirlenen Mahmut Usta aşağıdan bize bağırırdı. O zaman bana hiç bağırmayan, beni hiç azarlamayan babamı özlerdim” (s.27) gibi satırlarda ustadan hareketle babasızlık hissine yönelik çağrışımların basitliği ve neredeyse yukarıdaki benzeri satırların her üç sayfada bir tekrarlanarak anlatımı bölmesi, babasızlık düşüncesini travmadan daha çok bir mekanizme, motor davranışa çevirmiş durumda. Oysa ustasıyla sırayla yıkanmalarının arkasından Cem’e söylettiği; “Hayatım boyunca, ne babamı ne de başka bir erkeği çıplak görmüştüm” (s.29) benzeri cümleler ile Pamuk bu mekanikliği çok rahat bozabilir gibi görünüyor.

Diğer bir yan karakterin olay örgüsüne birden bire dâhil olmasıyla metin, sanki ileride çözümlenebilmek amacıyla telaşla düğümleniyor. Karakterimiz Cem kendisine sürekli ‘neden’li ‘niye’li sorular yöneltmeye başlıyor. Metnin tamamını nedenini anlayamadığımız bir gizem kaplıyor. Bu yapmacık gizem yerini dozajı ayarlanamamış bir gerilim sahnesine bırakarak ilk bölümün sonunu getiriyor. Benim bu noktada kitabı henüz okumayanlara tavsiyem ilk bölümü tamamladıktan sonra ara verip kendilerine romanın devamına yönelik beş maddelik bir tahmin listesi hazırlamaları. İlk bölümün son sayfalarında yaratılan gizem öylesine yapmacık, olay örgüsüne eklenen ipuçları öylesine aşikâr ki okur metnin çözümüne değil tahminlerinin tutarlılığına şaşırıyor.

İlk bölümün herhalde en başarılı noktası ise referans anlatılardan Kral Oidipus’un roman kurgusuna eklemleniş biçimi. Karakterin bu anlatıyla tekrar tekrar karşılaştığı hiçbir sahne kurgu içerisinde sırıtmıyor. Öyle ki Kral Oidipus’un Türkçe çevirilerine dair kaleme alınmış satırlar ve ayrıntılar Orhan Pamuk’un yazar kimliğinin yanı sıra okur ve araştırmacı kimliğinin de yetkinliğini ortaya koyuyor.

Ne yazık ki Pamuk’un Oidipus’la yakaladığı başarıyı ikinci bölümde işlenen Şehname referansında göremiyoruz. İkinci bölümle birlikte seneler su gibi akıp giderken ve Pamuk romanı çözüme ulaştırmak yolunda Cem’i hızla yaşlandırırken, sanki çok kullanmak istediği ‘Rüstem ve Oğlu Sührab’ anlatısını nereye yerleştireceğini bir türlü bulamamış. Bu nedenle okur sanki aceleye gelmiş bir bölüm okuduğu hissine kapılırken hikâye bir anda kesiliyor; Şehname’ye, ‘Rüstem ve Oğlu Sührab’a, eski İran el yazmalarına, el yazmalarının nasıl el değiştirdiğine, şimdilerde Türkiye ve yurtdışında hangi müzelerin hangi kısımlarında nasıl ortamlarda bu yazmaları inceleyebileceğimize dair sayfalar süren bilgiler aktarılıyor. Okur da neredeyse akademik bir metne dönüşen bu sayfalardan tekrar romanın kendisine dönerken gitgide romanda neden dipnot ve kaynakça bulunmadığına şaşıracak hale geliyor.

Kırmızı Saçlı Kadın, başta da bahsedildiği gibi kurgusunu referans aldığı efsanelerin ötesine götürememiş, bu efsanelerin gölgesinde kalmış bir kitap. Bir yandan da “Doğu mistisizmi (artı) Batı modernizmi (çarpı) İstanbul’un belirli bir tarih aralığı içerisinde geçirdiği kültürel dönüşüm (eşittir) yurtdışı okur hedef kitleli roman” formülünün Orhan Pamuk tarafından ne kadar benimsendiğinin üçüncü örneği. Bu formülün sağlamasını yapmak ise her zamanki gibi okurların takdiri.

Reklamlar

Birhan Keskin yahut Bir Gün Her Şey Karbon Sevgilim (Yeni Yetme Günceler II)

“-Çok yatıyorum, ondandır!” [71]

Senle seni karıştırmaya başladığından beri senlerin hakkında sen demeden yazamıyorsun. Korkmuş bir hayvan yavrusu gibi sindiğin şu gölgeli küçük odan bile tekinsizleşiyor. Yatağına uzanmayalı ne kadar oldu? Yahut sen dışındakilerle gerçekten konuşmayalı?

IMG_20160301_012856.jpgİşte böyle bir zamanda, devrik düzen bir kez daha devrilmeye yüz tuttuğunda yetişti senlerinden biri. Sabaha saatler saydın. Erken kalktın. Ilık demsiz çay içtin. Kuru dilim ekmek yedin. Peynire uzandın da için götürmedi. Zeytin ezmesini hep çok severdin. Giyindin, süslenmedin öyle, yağlı saçlarını gevşek bir lastikle başının ardına iliştiriverdin. Yola düştün, kargonu almak üzere.

Buraya yolu yokuşunu koydum. Bildiğin için yokuşu. Zorlanırsa nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak, aklında bulunsun.” [9]

Beyaz önlükler ölürsün dedi. Bu yüzden sigarayı bırakmaya giriştin. Üç gün de içmedin. Kargo elinde adımların yoldaydı. Tozlu masaları bekleyemezdin, açtın. Satırlarda gözlerin. Olsun. Ölsün. Bir sigara yaktın

Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N’olcak ki, bırak patronlar seni kovsun.” [10]

Tozlu masalardan birine iliştin. Bu sefer çayın demliydi. Bir sigara daha. Şiirde mevsim de senden yana bu zaman parçasında. Çekil. Daha geriye. Sakin ve sessiz. Üç beş hece, birkaç kelime. İşte o kadar. Bir eski zaman alışkanlığın; insanları sevdin, güvendin. Zerre tekmil hayatını böyle böldün parçalara. Bu yüzden hiç durmadı şairin satırları rafında. O satırları sevdiğin gibi sevdiğin insanlara sundun. Satırlara güvendiğin gibi insanlara güvenmek, bir, zaman, eski, alışkanlık.

Hayat biraz da tok karındır.” [19]

Belki buydu insanlardaki hatan. Elif’i bilmeden Ba’yı sordun, Soğuk Kazı’lar işlemeye uğraştın, Y’ol hep uzundu. (Gündöndüleri hatırlıyor musun?) Yolda kalamadın. Belki buydu hatan insanlardaki. Hatırlayamadıklarını sordun. Sustuğunda dönüşen paranoyaları kurgu kılığında işliyorsun. Hırkana sarılıyorsun.

Kışları dünyada olduğumu daha iyi anlıyorum ben demiştim size” [14]

İnsanlara mı kitaplar sundun kitaplara mı insanlar. Şimdi rafların gibi tozlu masan da eksik. Ya da insanlar da, zaman, bir, eski, alışkanlık mı? Ama sen eksilmeye çok önceleri başladın. Daha bilmem kaç yaşındaydın. Bir yaşına daha girmiştin. İşte evladım o ara sanki bir şey oldu hani hatırla, hani o ara. İşte o zaman inanmaya karşı çok pis bir bağışıklık kazandın. O gün bugündür yuvarlanan ne el arabası tekeri ne de alnı yuvarlak herhangi bir cisim. Yuvarlanan adam akıllı kadın akıllı sendin yürek benzeri ruhundu ki

Biz ufak ufak ölmek diyoruz memlekette buna.” [33]

Sonra dilin sürçmüş olacak şair yerine kadın dedin. Al sende kalsın oku. Oku ulan. Dedin. Bak dedin bu kadın acıdan bahsederken acı kelimesini kullanıyor ama sanki acı yerine başka bir kelime geçmiş döneniyor zihninde. Memleket öyle böyle değildi ve zaten hiç değildi olmayacak. Ama atmış satırları. Hatırla yaz ortası yorgun iş dönüşü otobüsünde Haliç ortasında çirkin boynuzları. Şiiri olmalı bu pisliğin demiştin. Şimdi bir yolu tekrar yürüyorsun.

Şu arkadaki tepeye in, kaldırılmamış gündöndüler var.” [58]

Hatırlıyor musun? Yolundan kesme işaretleri geçmiyor ve unutma! Sen hiç hatırlamazsın. Acı dediğin, uykudan kaldıran, (nimete ayıp) yetmişlik şişeden kafaya dikilen birkaç yudum eşliğinde karanlıktaki halı desenlerinin salak salak incelendiği üç beş saniyedir. Sonra rüyalara dönülür. Ama bak çok haklısındır. Halının o uzak köşesindeki desen her gece değişiyordur. Ama yol uzundur.

Geldiğimde çok güzeldin bana,
güzelliğin bozulmadan gitmem gerekiyor.
” [58]

Şimdi adın bile olmayan bir kendiliğe sesleniyorsun. Gölgeli küçük odanda güneş, geceleri bir başka batıyor. Kendinden zamirlere eksiliyorsun. Biliyorsun. Dönmeyen tek şeyin çevresinde bir yerde yaşıyorsun. Uzamları kafadan def edip uykuya dalmadan bir şiir daha okumak belki. Belki tersi dönük raflara uzun uzun bakmak.

Her şeyi bir iken ayırmak