Ali Şimşek Metinleri ve Eleştirinin İmkanı

[İlk yayınlanış: 14.11.2016 tarihinde Post Dergi]

Üç noktaya sığmayan tüm gerçekleri düşününce Şimşek’in sloganına yeni kelimeler de eklemek gerekiyor: “Kriz devam ediyor; eleştiri de!” Mücadele de!

Akademik geçmişi şöyle dursun, takibi güç bir dinamizmle pek çok mecrada yer alan eleştirel metinleri ile tanınıyor Ali Şimşek. Yazıları, contemporary/güncel/çağdaş ön eklerinin hengâmesindeki mevcut sanat ortamından, dalgası durulmayan kent yaşamına; siyaset-sınıf ilişkilerinden, günümüz sinemasının hal ve gidişatına kadar geniş bir yelpaze çizmekte. Sanat tarihi öğrencisi olarak geçirdiğim yıllarda zihnimi allak bullak eden güncel meseleler nedeniyle yazılarına öyle sık başvurdum (maruz kaldım da denebilir) ki, onu kişisel olarak tanımama rağmen bir süre sonra kendisini “hocam” diye anar oldum.

Öğretim görevliliği süresince dilinden ve kaleminden düşürmediği Yeni Orta Sınıf tanımlaması, Sinik Stratejileryan başlıklı ilk kitabının konusu olmuştu. Bu kitabında öncesi ve sonrasıyla doksanlar Türkiye’sinin toplum sınıflanmasındaki dönüşümleri, memlekette az rastlanır bir cesaret ve kurnazlıkla dönem karikatürlerini referans alarak eleştiri masasına yatırmıştı. Kitabın yayınlanmasıyla çok konuşulur, çok tartışılır hale gelen bu kavram üzerine fikir yürütenler, Şimşek’e ne derecede atıfta bulunur, tartışmaya açık.

Şimşek’in ilk kitabını, sol tandanslı yayınların ağırlıkta olduğu gazete, dergi ve internet sayfalarında yer alan eleştirilerinin derlemesi olan Kriz ve Kritik takip etti. Kriz ve kritik kelimelerinin aynı kökten yeşerdiğini hatırlatan kitap, Şimşek eleştirilerinin olduğu kadar Şimşek’in eleştirel tavrının da bir beyanatıydı. Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan Eleştiriyi Çalmak ise Kriz ve Kritik’in bıraktığı yerden devam eden ikinci derleme.

YurtSol ve Birgün’deki uzun soluklu köşelerin ortak başlığından ismini devralan kitabın içeriğini, yine çoğu yayınlanmış yazılar oluşturmakta. Lady Godiva’nın hikâyesi[1] ile taçlandırdığı sunuş yazısında Şimşek, “çalma” eylemini eleştirel teori içerisinde şu sözlerle inceliyor:

10827887_10152596636146270_735933622389953859_o

Kavram, öncelikle 1980 sonrası neo-liberal hegemonya içindeki bir ‘kapma’ faaliyetini gösteriyordu. Daha ziyade kültür endüstrisi ve sol liberalizm üzerinden ivmelenen eleştirel teorinin içerilmesi ve evcilleştirilmesiydi. Yani, kapitalist hegemonyaya yönelmiş kavramların çalınması ve bizzat hegemonyaya dahil edilmesi. Bu bir tarafıyla estetik modernizmin en büyük atılımı olan avangardın başarısızlığını, politikanın jestüel hale gelmesi, estetize edilmesi ve ‘içeri’ alınmasını da anlatıyor. Yani bizden çalınanlar…” [s.IX]

 

Dört başlık altında şekilleniyor Eleştiriyi Çalmak. Şimşek’in önceki kitabından ve Sanat Atak’taki köşesinden aşina olduğumuz Kri(z)tik, bu kitapta da ana hattı oluşturan eleştirilerin başlığı. Şimşek eleştirileri iğneden çuvaldızdan çekinmeyen tavrıyla olsun, ele aldığı konuyu tek bir düzlemde tutmayışıyla olsun elbet değerli. Ancak bana kalırsa onun eleştirilerini asıl değerli kılan, mevcut sanat ortamının kavram oburluğuna inat, adeta anneanneye anlatır bir dile sahip olması. Yahut kitapta tekrar okuma şansı bulduğumuz Bienal’e Sokal Gerek başlıklı yazıda (şimdilerde annesine barbar olup olmadığını sormayı bırakıp çoğul bir dille insan olup olmadığını merak etmeye başlayan) memleket bienallerinin “laf salatası”[s.57] sunuş metinlerini eleştirirken Tuzlu Su’yun canını tuzlama çektirdiğini söylemekten çekinmemesi.

Kriztik’te eleştiriler, genelden özele hareket eden kavramsal bir kronolojiye oturtulmuş. Memleketimizin çok konuşkan suni kaosunda eleştiri ve eleştirmenin imkânı sorgulanıyor ilk olarak. Şimşek, Sahte Bir Tartışma: Bizde Eleştirmen Var mı? ile eleştirel teorinin patikasını adımlıyor. Ardından küçük büyük harf ayırt etmeden sanatın yerel coğrafyadaki contemporary çukurlarına uğruyor, bu kelimeden ne anlamaya çalıştığımızı çalışıyoruz. Buradan da yeni orta sınıfın mevcut durumunu incelemeye geçiyoruz. Bağımsız olmalarına rağmen birbirini destekleyici ortak nüvelere sahip metinlerin en dikkat çekicilerinden biri ise Soylulaştırmayı Tasarlamak.

İstiklal Caddesi’nin kapalı kepenk müzesine dönüşmekte olduğu şu sıralarda, gentrification’dan nasıl çevireceğimizi uzun süre düşündüğümüz soylulaştırma kavramına şimdiye kadar okuduğum en yalın tanımlamayı getiriyor Şimşek: “kent merkezlerindeki yıkıntıya dönüşmüş ya da alt sınıflara bırakılmış tarihi dokusu yüksek semtlerin, yeni orta ve üst sınıflara devri ve yeniden dizaynı”nı [s.100] kültürel bir strateji olarak yorumluyor.

Bölümün sonlarına doğru ise günümüzün çok revaçta olan patetik dergi tartışmasını başa sarıyoruz. Şimşek, Yeni Dergi Furyası: Onurlandırılmış Güçsüzlük başlıklı yazısı ile çoğu kişinin söylemek isteyip de (her nedense) çekindiği, belki de derleyip toparlayamadığı tartışmayı başlatmıştı. Ardından en gencinden en yaşlısına pek çok eleştirmenin yarattığı bir yazı enflasyonu içinde kaldık. Bu enflasyonun ne sonuçlar doğurduğu ise bahse konu meşhur dergilerin ilk ve son sayıları arasındaki farktan gayet rahat okunabiliyor.

Bakışlar adlı ikinci bölüm, her biri birer düşünsel retrospektif olarak değerlendirilebilecek üç sanatçı yazısından mütevellit. Yayınlanmamış sanatçı kitapları için yazılan bu üç yazıda Bubi, Özdemir Altan ve Nuri İyem’in üretimlerini seyrediyoruz. Üçüncü bölümde ise yazarla ve yazar tarafından gerçekleştirilen röportajlar bulunmakta. Bu kısa bölümün en dikkat çekici sayfaları çok önemli bir isme, Bedrettin Cömert’e ayrılmış.

Uğradığı suikast sonucu genç yaşta hayatını kaybeden önemli sanat tarihçimiz Bedrettin Cömert’i, oğlu Kemal Cömert’ten dinliyoruz. Babasının geride bıraktığı çalışmaları ile zaten ölümsüzleşmiş hatırasını Mi piace l’alba[2] isimli belgesel projesiyle ayrı bir düzleme taşımayı arzuluyor Kemal Cömert. Şimşek bu röportaja kitabında da yer vererek sanki sanat okurlarına konunun ehemmiyetini bir kez daha hatırlatmak istiyor gibi. Ne yalan söyleyeyim, Eleştiriyi Çalmak’ın basım haberini aldığımda Cömert’in hâlen Remzi Yayınları’nca katledilmekte olan Sanatın Öyküsü çevirisine dair bir şeyler de okuyacağımızı düşünmüştüm. Ama Şimşek’in söz konusu yayınevinin utancını yayınevine bırakarak böyle yüz akı bir projeyi sahiplenmesi çok daha yerinde bir hamle olmuş.

elestiriyi-calmak-kitabi-ali-simsek-front-1Kitap, Şimşek’in Birgün’de yayınlanan uzun soluklu yeni Türkiye sinemasına dair metinlerini kapsayan Sinekriz isimli bölüm ile son buluyor. Yazarın durağan görüntü olarak tanımladığı görsel ideoloji tartışmalarına ağırlık veren metinlerde en çok rastladığımız isimler; Nuri Bilge Ceylan ile Zeki Demirkubuz. Kısacası yazar krizin peşini beyaz perdede de bırakmıyor.

Ali Şimşek’in çok değerli bulduğum metinleri üzerine sanırım sayfalarca methiye düzebilirim. Ancak bu metinleri böylesine çok “klavye sürçmesi”ne maruz şekilde okumak da pek üzücü. Daha sunuştan itibaren hemen her metinde ardı arkası kesilmeyen ve hatta metni bağlamından koparan yazım hatalarına kimi günah keçisi bellemek gerek; Pek saygın bir külliyata sahip Agora Kitaplığı’nı mı? Yazarı mı? Edisyon ve redaksiyon emekçilerini mi? Günahı kime kalırsa kalsın, yeni bir son okumadan geçmiş nice tekrar baskıları ummak okura düşsün.

Aslı Erdoğan’ı, Necmiye Alpay’ı, Turhan Günay’ı, kapatılan gazete ve dergileri, sergilenemeyen heykelleri, ete kemiğe bürünmüş halk iradesi vekilleri…

Üç noktaya sığmayan tüm gerçekleri düşününce Şimşek’in sloganına yeni kelimeler de eklemek gerekiyor:

Kriz devam ediyor; eleştiri de!” Mücadele de!

[1]http://www.birgun.net/haber-detay/elestiriyi-calmak-ya-da-imgeleri-calmak-2741.html

[2]Ayrıntılı bilgiye web sitesi (http://www.mipiacelalba.it/) ve facebook sayfasından (https://www.facebook.com/mipiacelalba) ulaşılabilecek Cömert’in projesi hâlen destek arayışında.

Yazı görselleri:

What are you looking At? Security Camera, Banksy

Sipariş, 2014, Dijital Fotoğraf, Genco Gülan

Reklamlar

Çok Pozlanmış Bir Kare: Kerem Görkem’in “Aile Fotoğrafı”

[İlk yayınlanış: 23.05.2016 tarihinde Post Dergi]

Bizzat içerisinde olduğum için uzun süre kabul etmeye razı olamadığım ama Gezi Direnişi ile beraber travmasından kurtulduğum bir gerçek var; biz doksan doğumlular, artık ilk gençliğimizi tamamlıyor ve yetişkinliğin korkutucu sularına atlıyoruz. Sosyal, siyasal, ekonomik, (belki önceleri bu tamlamaya eklenmeyen bir kelime olarak) teknolojik, kültürel ve sanatsal, her alandayız. Önceki nesillerden en büyük farkımız, dikey değil yatay gelişiyor/öğreniyor olmamız. Bilgiye çok daha rahat erişiyoruz. Yan yana konulduğunda saçma duran alanlarla aynı anda ilgileniyoruz. Üç-beş işe birden koşturuyoruz (hoş, toplum ve devlet bunu istiyor zaten). Ellerimizde renkli-parlak ekranlar var hepimizin. Anı değil veri topluyoruz. Farkımızdasınız ve farkımızdayız. Uzun uzadıya bir kuşak analizi yapmak değil amacım, zaten çokça konuşuluyor bu konular. Meselenin ilgili olduğum kısmına, edebiyata yöneleceğim.

Doksan doğumlular artık edebiyatımızda da görünür halde. Ancak bu görüntü şu sıralar pek korkutucu. Yazım ve kurgusal üretim üzerine kurulmuş çeşitli sosyal medya mecralarında toplanıyor azımsanamayacak bir kitle. Bu mecralarda ün kazanıyor ve bir çırpıda sayılabilecek üç-beş yayınevi görünümlü ticari oluşumlarda kitaplar yayınlatıyorlar. Parlak şömizli ve sert ciltli bu kitapların konuları yoğunlukla ilk deneyimler, özellikle ise aşk ve cinsellik. Öyle satış rakamlarına ulaşıyor ki bu kitaplar, şirket uzantısı kitabevlerinin çok satanlar ve yeni çıkanlar raflarından taşıp Yaşar Kemal’e yer bırakmıyorlar.

IMG_20160525_142535

Elbette bu kadar vahim değil durum. Bu kara bulutları dağıtacak doksan doğumlular da var. İsimlerini gitgide daha çok duyacağımızı umduğum genç isimlerden birisi ise Kerem Görkem. Onu çeşitli mecralarda yayınlanan eleştiri, inceleme, öykü ve denemeleriyle tanıdık. Benim tanışıklığım ise geçen sene, çekinmeden en önemli yazarım diyebileceğim Ali Teoman adına verilen öykü ödülünü Görkem’in kazanmasıyla başlıyor. Görkem şimdilerde ilk romanı Aile Fotoğrafı ile karşımızda.

Bir romandan daha çok novella kelimesini hak ediyor Aile Fotoğrafı. 111 sayfalık dar bir alanda edebiyat tarihinin en köklü konularından birini, aile kavramını işliyor kitap. Günümüz dünyasında, İstanbul’da (hatta Şişli aksında demek daha doğru) bir laboratuvar/mekân kurmuş Görkem. Henüz yolun başında olan bir yazardan beklenebilecek temkinli bir tavır. Boşanmanın, çekirdek bir ailede yarattığı ruhsal sarsıntıları okuyoruz. Olay örgüsünün temel dinamiğini ise aynı zamanda kitaba ismini veren aile fotoğrafı imgesi oluşturuyor.

Edebiyatımızda aile anlatısı dediğimizde hemen hepimizin aklına gelen örneklerin kesişim kümesi, sanırım Halid Ziya ve Orhan Pamuk isimleri olacaktır. Görkem, az karakterli romanında anlatıcı dilini ailenin dört bireyine paylaştırmayı tercih etmiş. Kısa bölümlerle ve karışık bir sırayla edebiyat öğretmeni baba Haydar, anne Gül, edebiyatla uğraşan genç Bülent ve küçük oğul Can’ın ağzından dinliyoruz hikâyemizi. Aynı tekniği yakın dönem kitaplarından Kafamda Bir Tuhaflık’ta anlatıma es vermek için kullanan Orhan Pamuk’a kıyasla, Görkem’in anlatısı hiç mekanik değil.

Ancak karakterleri ayrı ayrı ele aldığımızda kullanılan dilin aksaklıkları bariz bir şekilde ortaya çıkıyor. Yazarın kişiliğine en yakın profil, Bülent, inşası en başarılı karakter diyebiliriz. Baba karakterinin bahsi geç kalan idealistliği roman içerisinde bir türlü yerine oturamıyor ve kurgunun temel bağlarından biri kopuyor. Yazar, sanki çocuk karakterlere yoğunlaşırken ailenin temellerini oluşturan anne ve baba kimliklerini es geçmiş. Evin küçük çocuğu Can ise başlardaki çocuksu dilini, sayfalar ilerledikçe, olgun bireylerden beklenebilecek çıkarımlara ve kelimelere bırakıyor.

Aile Fotoğrafı, bir aile anlatısı olduğu ölçüde bir yazım anlatısı da. Edebiyat meraklısı genç Bülent’in okuma ve yazma eylemi üzerine düşünceleri ana konunun en büyük destekçisi. Genç bir yazarın istencinden taşan edebiyat üzerine cesur olduğu kadar temkinli fikirleri okurda hoş duygular uyandırıyor.

Görkem’in yazım öncesinde konuya ilişkin derin okumalar yaptığı, hikâye işçiliğinden sezilmekte. Yazarın kuramsal anlamda sergilediği bu başarı, sıkça rast geldiğimiz edebi referanslarda ise söz konusu değil ne yazık ki. Okur nezdinde, adı geçen şair isimlerinin ve şiir alıntılarının hikâyenin devamında oluşacak kırılmalarla örtüşeceği beklentisi, beklenti olmakla kalıyor.

Romanın en başarılı yanı ise diyaloglar. Sıkça karşılaştığımız anne-baba, anne-oğul arasında geçen diyaloglar hayatımızın bir döneminde mutlaka benzerini yaşadığımız yahut yaşayacağımız türden. Yazarın öykü türünde edindiği tecrübenin getirisi bu diyaloglar, romanın tamamında temel taşıyıcı işlevi görüyor.

Kitap üzerine bahsedilmesi gereken son bir önemli noktanın muhatabı ise yazar değil yayıncı. Roman, Sel Yayıncılık’ta pek örneğine rastlamadığımız bir son okuma eksikliği taşıyor. Söz konusu bir ilk roman olunca kitabın tekrar baskılarını görmek kadar bu redaksiyon hatalarının giderildiğini görmek de sevindirecektir okuyucuyu.

Kerem Görkem, Aile Fotoğrafı ile sonu gelmeyecek bir maratona başlıyor. Belki henüz değil ama gelecekte kuşağımıza dair kaliteli okumalar yapmak isteyen herkes bu ismi zihninin bir köşesine kaydetmeli.

Umutsuzsam Bürokratik Çıkara Afiyet Olsun

şehir akıp gider sessizce
burası bi’ anlam ifade etmez sen olmazsan
sen olmazsan semtin etrafında göç edemediği için dönenen
dönenen kuşların da allah belasını versin
kararsızlığımın, cevapsızlığımın da
neden olan tuşlara basmışlığımın da

öznesi olarak zayıftım prosedür hayallerin
yine de ilk defa görürdü öfkemi Diğdem, Erim’le savaşımda
zırhlarım düştü zırhlarım olmadı insanları sevdim
annem babam üç beş kişi hariç yanlışlıkla

şimdi brüt yüzdesinde her gün
olmasın diyorum toplumsal açıdan siklenmeyen sancılarımla
olmasın olmasın allahım olmasın diyorum
haftalık planını öğreniyorum
annem süte ekmek doğruyor
bira kokmasın diye sakız çiğniyorum
rahat vicdanım
vicdanım beton derz karışımı
bilmem kaç yıl önce
allahım beni âşık et
allahım benim ağzıma sıç
amıma koy benim diye yakardığım duayı anımsıyorum

hâlâ bok gibi gitar çalıyorum
-bu ayrıntı gereksiz-

bulaşıcı olmadığı için hastalığım henüz şükretmedim
fakat
yüzümden okunur olan bu sancı
anlık zevk doğuruyor kullara
teşekkür ederim
ince bıyıklı yalnız adamı bildim
okumadım teşekkür ederim
seni sevdim gereksiz anlamsız
nedensiz uyarsız teşekkür ederim

duvarımda hâlâ açık alanlar mevcut
raflarımda okunmamış kitaplar
defterler boş sayfalar
devlet imkan sağlarsa daha kolay olacak
seni sevmektense daha kolay şehit falan olacağım
teşekkür ederim

Odada Sesler Değişirken

Memleket çok boktan bi’ durumdaydı, bense aşksız ve parasız” diye başlamıştım odadan gelen sesleri anlatmaya. Geçen ölçekli zaman içinde değişim de vardı. Sanırım en çok bu cümleye dokunmadı. Devlet vergisi ismimle birlikte suretimi de saklamaya çalıştım veri tabanlarından. Elbet beceremeyeceğimi, hiçbir şeyde olmadığı gibi varlığımın yönetimi üzerinde de söz sahibi olmadığımı biliyordum. Fakat süreç içindeki bu gönülsüz cinsel ilişkiyi burunsuz da olsa epey sürdürmeye çalıştım. Şekillendirilen olduğumu kabul etmeme rağmen kabullenmemiş gibi davranmak tiyatro üzerine sürekli istekte kalan zihinsel teşebbüsümü bir anlamda da fiziksel kıldı.

Korkuyu bertaraf etmektense mecburiyetlerle yüzleşmek sanırım daha kolay geldi. Düzene ayak uydurmak, düzenin yeri çok kolay doldurulabilecek bir parçası olmak, anlamı sorgulamaktan her zaman olduğu gibi daha basitti. Kısa geri dönüşlerde beyaz bir gömleğin gri zihnimde çağrıştırdıkları böyle. Yazın içre nefes alırken kıyısından köşesinden geçmeyen başka bir gökyüzü ile fiziksel ihtiyaçlarımı karşılayabilme inadı artık söz konusu dahi olamayacak kadar gerçek benim için.

Bu, benliğimden dışa taşmış tüm fikirlerin bir anlamda da uyuşturucusu. Nefret ve sevgi, varlığı yahut ihtiyacı açısından önemini yitirmiş durumda. Sanki hiç olmamış gibiler. Çocuklar ölmüyor, insanlar imkânsız bir matematiksel denklem ile mutlu, gerçeğin arkasında hiçbir belirsizlik yok ve yaşamın sonsuzluğu kesin bu simülasyonumda. Yani dakikalar böylesine kolay geçebiliyor. Yadsımanın, görmezden gelmenin, sana dokunan olmadıkça kimsenin kimseye dokunmadığını varsayabilmenin sessiz, sakin ve soğuk huzursuzluğu.

Fakat söylediğim gibi; huzursuzluk. Olabildiğince az benliğin sığması için küçük, olabildiğince acının görünmezliği için gölgeli tuttuğum bu oda da artık seslerini değiştiriyor. Yazının korkuya hiçbir zaman teslim olmaması, yazıyı benliklere hapsetmeyi de zorlaştırıyor. Okur olmanın bir ödev haline gelmesi nasıl imkânsız ise umudun varlığından kaçmak da öyle imkânsız.

Oda, işte bu yüzden rol yapmanın sahteliğinden vazgeçip, gerçeğin dehşeti ile yüzleşmeye cüret ediyor. Benliklerine hükmetmek yerine onları kabullenen olmayı seçiyor.

Artık odada kimse yok; kitaplar, kâğıtlar.

Artık odada kimse yok; sözler, sesler.

Kimsenin olmadığı bir odada, nasıl var olursun?

Ben’i Olmayan Bir Sayıklama: ‘Zift’

[İlk yayınlanış: 20.03.2016 tarihinde, Post Dergi]

Zift, okuru olay örgüsüz kahramansız bir romana davet ediyor, muhatabını okuma yapmaya değil deneyimlemeye çağırıyor.

“Dolayısıyla, öykülerdeki kahramanları ya da kimi zaman bir anlatıcı, kimi zaman ise yalnızca bizi düşüncelerine ortak eden belirsiz bir kişi olarak ortaya çıkan anonim sesi doğrudan doğruya yazarın kendi kimliğiyle özdeşleştirmek, içinden çıkmanın belki de imkânsız olduğu bir labirente sürükleyecektir okuyucuyu ve sonunda gözlerimizin önünde tümüyle yanıltıcı bir görüntü oluşabilecektir.”
Ali Teoman

“Kendi öykümü yazıyorum.”
Nurten Ay

Son üç senede biri şiir ikisi öykü olmak üzere üç kitapla karşımıza çıktı İsahag Uygar Eskiciyan. Ancak bizim için bu kitapların muhtevasından çok yazarının kim olduğu daha büyük bir merak konusu haline geldi. Gerçi bu kontrpiyede kalmakta haksız da değildik. Çünkü karşımızda gerçekliğine inanılamayacak kadar ironi kokan ve kurgu olamayacak kadar da canlı bir yazar bulunuyordu. Kitaplarının biyografi kısmına göre Canımıniçi doğumlu, Plüton kökenli bir Satürn vatandaşıydı. Google’dan bulduğu bir illüstrasyon dışında suretine dair fikir vermiyor, kimliği üzerine sorulmuş soruları ironik cevaplarla geçiştiriyordu ve soyadından hareketle yaptığımız tek saptama da Ermeniler arasında tanınmadığının ortaya çıkmasıyla havada kalıyordu.

Eskiciyan üzerine kurduğumuz düşünceler gitgide şahsından üretimine uzanan bir kuşku atmosferi yaratmakta. Bu yüzden onun (kimliğinden daha çok) kim’liğine dair değerlendirmemi yukarıdaki alıntılarla sınırlayıp asıl konuya giriyorum.IMG_20160604_120820.jpg

Arkadaş Z. Özger İlk Kitap ödüllü Aşağıdan Seveceğim Ülkeyi, Pause Anıtı ve Selçuk Baran Öykü ödüllü Metropol Ninnisi’nin ardından her sene bir kitap istikrarını bu sene de Zift ile sürdürüyor Eskiciyan. Zift, bir ilk roman. Aynı zamanda “beklendiği gibi, beklenmedik” kitapların yazarı Eskiciyan’ın üslubunun güncel bir heves olmadığının ve artık demlenmeye yüz tuttuğunun göstergesi.

Zift üzerine konuşmadan önce her çalışmasında yeni bir kapıya ulaşan Eskiciyan’ın önceki kitaplarını bir hatırlamak gerekiyor. Bireysel yargımı bağışlayın ama şahsımda pek ilgi uyandırmayan Aşağıdan Seveceğim Ülkeyi adlı şiir kitabında Eskiciyan, birinci tekil şahıs dilinin hemen her dizede/satırda bağırdığı, kişilerin ve güncel olayların yoğun olduğu, alışılmış dışı kelimelerin tercih edildiği deneysel denilebilecek çalışmalar ortaya koymuştu. Şiir algısının dışına akan bu pratikler Pause Anıtı ile sanki olay örgüsüne ağırlık vermiş ve çatlağını bulmuştu. Eskiciyan’ın “esasında öyküyü öyküden koparmaya çalışan tüm tanımlamalara itirazı” olsa da görsel ve deneysel uçlara giden bu öyküler gelecek yıllara bir işaret fişeği olmuştu. Metropol Ninnisi ise deneyselliğin karakter yaratımına odaklandığı öykülerle çıktı karşımıza. Bir önceki kitaptan haberdar olduğumuz ucu açık bilim kurgu öğelerinin sezildiği, manipüle edilmiş cinsellik temaları ile birleşen bu absürd/ironik öyküler fişeğin düştüğü yer oldu.

Zift ise arkada bırakılan bu üç kitabın deneyimlerini bütünleştiren bir çalışma. İç kapağında ‘roman’ olduğu belirtilmiş olsa da bu kitabın ortalama bir okuyucu tarafından bir roman olarak algılanabileceğine dair ciddi kuşkulara sahibim. Canetti’ye uğrayan bir epigraf ve iki kısa satırla geçtiğimiz ilk sayfalar “gece” olgusu ile alacaklı olan bir metin fikri yaratıyor okuyucuda ve ardından bir romanın ilk satırlarına değil de ilk dizelerine ulaşıyoruz.

IMG_20160420_000203.jpgDaha ilk sayfalarda okuyucuyu saran tekinsizlik, metin ilerledikçe ışığın azaldığı kaotik bir huzur hissine dönüşüyor. Ancak bu atmosferden başımızı kaldırıp bir şeylerin yolunda gitmediğini fark etmemiz uzun sürmüyor. Bir roman için olmazsa olmaz addettiğimiz olay örgüsüne rastlayamıyoruz bu kitapta. Zift, okuru olay örgüsüz kahramansız bir romana davet ediyor, muhatabını okuma yapmaya değil deneyimlemeye çağırıyor. Yazar tarafından sanki bir roman kurgulanmıyor da “Neden bu öyküyü uyduruyorum?” sorusuna cevap aranıyor.

Eskiciyan’ın Zift’te de diğer kitaplarındaki gibi bir “ben anlatısı” kurması son birkaç yıldır gündemde olan bir soruya cevap verir nitelikte. Hayatımıza artık kökten bir şekilde nüfuz etmiş olan “sosyal medya”nın yücelttiği ve kullanım kapasitesini arttırdığı “ben dili”nin edebi üretimdeki birinci tekil şahıs bakış açısına bir etkisi olup olmayacağı merak edilmekteydi. Zift, user’ın yazar’a etkisinin nasıl olumlu şekilde dönüştürülebileceğine dair iyi bir örnek. Şiirselliği yakalayan devrik cümlelerin oluşturduğu nesirler yüz kırk harfi aşmayan fragmanlarla es alıp manzum metinlerle tekrar nesre bağlanıyor ve gitgide nesri ortadan kaldırıp günce türüne geçerken “dizüstü edebiyat” sığlığına kökten bir tehdit savuruyor.

“Eleştiri denen şey çok saçma. Sen bir şey demiyorsun, onlar bin şey çıkarıyor” diyen Eskiciyan, olay örgüsüz bir sayıklama anlatısı kuruyor Zift ile. Bize ise hiçbir şey söyletmeyen bu deneyim için yazarına teşekkür etmek düşüyor.

Buradan Bir Çıkış Mevcut (Yeni Yetme Günceler III)

Adsız anlamında virüslere nokta koydum tür belirledim

İleri geri ilelebet sancıyarak akan bir yağmur olsun marşım adını sen koy yalnız etrafında çevrelenmiş diken telleri al da götürelim ben o şehre inmeden kaç kurt vuruldu sessiz tüflerle tüf tüf tüflerle

Nerdesin

Kim diye değil mecazı mürseline zamir ekledim yorganı ters biledim eski pasajlar ağır yarın kandiller ve kadın örseleyen tavlı dikenler gibi sağır nazım sağır içten yanmalı rus deneyselli iki çağrıştırıcı kelime üstüne ağır sen burada ben orada kim kiminle nerde bana binden sonra doğan yeni bir rakam söyle ben çiftleri kestim korktular tanrım yok nasıl korktular vahşet şölenlerine gidelim nereden geçen tren bilelim son poğaçayı zihnimizde keselim ikiye komünist üç ağır faşist anlamında sivri dişli köpekleeeee,eeeeeee,,eeeeeeeeeeee,eeeeeeeeeeeeee,r gibi bağıran kel dedeler ay dedeler iki gezegenden ırk yaratanlar zamanda kayanlar ben birkaç dakikayı hatırlamıyorum cidden hatırlamıyorum nerd,eyd,i ne yapıyordum kaygılarınla yüzleş kaygılarına çok kötü bir şey yap vicdanına ters kalmasın

Sen niye iyisin iyinin anlamını nereden buldun kimden duydun kaç kurgu eksikti anlında duydun ne bilirsin kilimler eskidi iklimm kim nereden bilsin nişiyantaşı kapalıçarşı harem laleli export rakılar sahte hayaller istisnalar sakin kırlar monet’ler kesme işare,t,leri nokta konulmuş sorular dile pelesenk other cümleler nas,ı olur da sakinleşirsin ve nasıl olur da inanırlar sana bu insanlar ki o insanlarda hiç hayal gücü yok mudur hiç yarına su dökmüyorlar mıdır nasıl olur çiçekleri büyümüş mü sordun mu eski balkonların çekik gözlü ırklar korkutmuş mu bilincini teknoloji sanrıların isim koyalım,da havalı olsun mu satır arasına tel,aeff,uzu keskin baudrillard ben bu filmi daha önce izlemiştim fakat çok küçüktüm o yüzden bir sebep olursa tekrar izlerim ama o sebep ardı arkası kesilmemiş hayaller saklıyor sarma sigara sarıyor yalan söylüyor bak bu büyük sorun tekrar tekrar yalan soruyor sanki bir alarm gibi ölümü beş dakika erteliyor neden böyle neden böyle neden böyle tekrar tekrar soruyorum sordum sordun durdum durdun ben bu harf ve satırları bir yerden hatırlıyordum ama siz kendi kendinize tekrar tekrar sin,st,eyen derin düşleri imgeden s-yoksun üç üstüne beş tekrar ters kaldırımlar bunlar çöp okuma kıvır kıvır koy geri dönüşüme balkonda soda şişesi yirmilik rakı şişesi küçük prens efsanesi tanıdığın son adam yitirdiğin ilk kadın altı harf simyacı ve hüll,eciler sessiz sakin ihtiyar denizci ve balık adorno üçlemesi gibi sartre ama benzetmesi bıkmış satır kapı gıcırtısına yapmayın artık okum,adı,mnı kierkegaard ah

Ah

Ah

Ah

Ah,

Ah

Ah

Ah

Aha

Ha

Aha

Aha

Aha

Aha

Aha

Aha

Aha

Ahğa

Ahaa

Ajdldldl

Birbirimize bakamadan

Ve alnımıza daha hiçbir talih kuşu sıçmadan

Nokta ve virgüllerle telefon numarası çevrilmez

Uyu.

IMG_20160524_011229.jpg

‘Fakir Kene’nin İptilası, Birhan Keskin Şiirinde Güncellik

[İlk yayınlanış: 20.03.2016 tarihinde, Post Dergi]

Birhan Keskin, acı ve ironiyi güncel bir potada eriterek usta bir şiir işçiliği sergiliyor ‘Fakir Kene’de. Bağımlılıktan korkan yöneticiye inat apartman sakinlerini şiire müptela olmaya, el ele tutuşmaya çağırıyor.

Şiirin ve edebiyatın başarısız bir oksimoron denemesiyle “bağımlılık” olarak nitelendirildiği şu poyrazlı günlerde Birhan Keskin, Fakir Kene ile okurlara adeta bir can simidi uzatıyor. Son olarak 2010’da Soğuk Kazı’yla okur karşısına geçen şairin yeni kitabı bir yandan altı yıllık arayı kapatırken diğer yandan da kadim ve güncel kelimeleri arasında bir yol haritası çiziyor.

fakir kene

Fakir Kene, Keskin’in dokuzuncu şiir kitabı. Kim Bağışlayacak Beni adıyla bir araya gelmiş beş kitap ardından yayımlanan Ba, Y’ol ve Soğuk Kazı ile okurlar tarafından “Keskin Şiiri” tamlaması rahatça kurulabiliyordu. Fakir Kene, bu tamlamanın karşılığını genişletmeye kararlı deneyselliklerle dolu. Bu deneysellik ayrıca Keskin’in alışıldık dili, mekân ve konu seçimiyle dengelenmiş. Birhan Keskin bu kitapla sanki üretkenliğinin geçtiği bütün dönemleri yeni bir çatı altında toplamaya niyetlenmiş. Hemen her şiirde diğer kitaplarından bir tat seziliyor.

“Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun.”

Dörde bölünüyor Fakir Kene. “Kardeş Payı,” “Küçük Şeyler,” “Always on the Move” ve “Cümle Kapısı” adlı bu bölümler okurlarının aşina olduğu bir girizgâh-şiir ile açılıyor. “Kargo” isimli bu ilk şiir bir yakınımız için hazırladığımız yolluk içine iliştirilmiş bir mektup gibi sıralıyor kitabın içeriğini okuruna; acı, tabiat, sabır (belki de en çok) ve dostluk.

“Benim bu memleketten 30 yıllık uyku alacağım var doktor.”

“Kardeş Payı,” içeriği en geniş bölüm olmakla birlikte kitabın bel kemiğini de oluşturuyor. Apartman dairesi, sokak, mahalle bakkalı gibi dar mekânlarda şekillenen şiirler sayfalar ilerledikçe bütün bir memleketi kapsar hale gelirken, şiirlerin konusu bu dar mekânlardaki bireyin çıkmazlarından memleketin açmazlarına ulaşıyor. Geceleri hidroforun “küstah ve acımasız” sesinden uyuyamayan birey, sorunun temelini “şiiri sevmediği gibi el ele tutuşmayı da sevmiyor” olan bütün bir millette buluyor.

Acıyı acı kelimesiyle anlatıyor Keskin. Ancak her şiirde başka anlamlara bürünerek döneniyor bu kelime zihnimizde. Ve ne yazık ki sadece tek bir insan üzerinde yapışıp kalmıyor acı kavramı. Çok geçmişe gitmeden “dedim de aklıma geldi” sözleriyle her seferinde başka bir mim yaratıyor. Kimi zaman Gezi Parkı oluyor bu mim, kimi zaman Van Depremi, kimi zaman Haliç’i örten çirkin metro köprüsü, kimi zamansa Ali İsmail.
“Ölülerimizi ‘sık kullanılanlara’ ekliyoruz.”

Bölümün sonunu ise çarpıcılığı dehşetinden menkul bir şiirle getiriyoruz. Herhalde adını bir web sitesinden emanet alan ilk şiir olma özelliği taşıyan “http://www.anitsayac.com” memleketin bitmek tükenmek bilmeyen yüz karası derdi, kadına yönelik şiddeti konu ediniyor. Keskin’in Aslı Serin ile bu ortak çalışması kasveti gittikçe artan ve giriftleşen bir girişim olarak kalıyor ne yazık ki. “Ve anladık ki artık bu şiire devam etmek başka türlü bir âcizliğe dönecekti” dipnotuyla yarım bırakılan çalışma şiir ve toplum ekseninde güncel bir tartışmayı başlatmaya aday.

“Bir küfür gibi evde oturuyorum.”

“Küçük Şeyler” Keskin’in Y’ol’dan beri tadı damağımızda kalan ırmak şiir denemelerine benzer bir aperitif niteliğinde. Biçimlerini haikudan ödünç almış gibi görünen bu kısa şiirler bizi bireyselliğin daha baskın olduğu “Always on the Move”a alıştırıyor gibi. Yalnızlığın temel imgeye dönüştüğü bu iki kısa bölüm şairinin bu zamanlarda kendisiyle ne kadar az baş başa kalabildiğinin göstergesi mi yoksa daha bireysel yeni bir şiir kitabının habercisi mi soruları okur zihninde oluşan birer tahmin.

“Çok yatıyorum, ondandır!”

“Cümle Kapısı” adlı son bölüm ise tek bir uzun şiirden oluşuyor. Bir ağıt olarak nitelendirilebilecek bu şiirle Keskin, bireyle başlatıp toplumsal sorunlarla genişlettiği çemberini başladığı noktada tamamlıyor. Ölümün ve diğer acıların yanında diğer tüm kavramlar gibi şiirin de ne derece çaresiz kaldığını görüyoruz kitabı sonlandırırken.
Birhan Keskin, acı ve ironiyi güncel bir potada eriterek usta bir şiir işçiliği sergiliyor Fakir Kene’de. Bağımlılıktan korkan yöneticiye inat apartman sakinlerini şiire müptela olmaya, el ele tutuşmaya çağırıyor.