Referansların Gölgesinde Kalan Bir Roman: ‘Kırmızı Saçlı Kadın’

[İlk yayınlanış: 08.02.2016 tarihinde, Post Dergi]

‘Kırmızı Saçlı Kadın’ kurgusunu referans aldığı efsanelerin ötesine götürememiş, bu efsanelerin gölgesinde kalmış bir kitap. Bir yandan da “Doğu mistisizmi (artı) Batı modernizmi (çarpı) İstanbul’un belirli bir tarih aralığı içerisinde geçirdiği kültürel dönüşüm (eşittir) yurtdışı okur hedef kitleli roman” formülünün Orhan Pamuk tarafından ne kadar benimsendiğinin üçüncü örneği.

2015 yılına Kafamda Bir Tuhaflık’la giren (sanırım bahsetmeden olmuyor) Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk, geçtiğimiz günlerde yeni romanı Kırmızı Saçlı Kadın ile raflarda yerini aldı. Pamuk’un hemen her romanının arasında yıllara yayılan uzun bir araştırma ve yazım sürecinin bulunduğu, kitaplarının yayımlanışı öncesinde yürütülen büyük ölçekli reklam/tanıtım kampanyaları sayesinde okur ve okumayan kitlelerce bilinir. Bu nedenle bir sene arayla yeni bir romanla karşılaşmak şaşırtıcı oldu. Ama (yine kampanyalarından) öğreniyoruz ki Kırmızı Saçlı Kadın’a dair bir senelik yazım mesaisinin ardında otuz yılı aşkın bir fikir nadası, Pamuk’un 80’li yıllarda Kara Kitap’ı yazdığı dönemde yaptığı araştırma ve röportajlar bulunuyor.

Kırmızı Saçlı Kadın, sürprizsiz, şaşırtmayan, olağan bir roman. Günümüzden 1985 yılına yönelen bir projeksiyonla ana karakter Cem’in tanıştığı kuyuculuk mesleği ve bu mesleğin onun hayatını nasıl şekillendirdiğini okuyoruz. Romanın odak noktasını ise (yazarın hayatıyla paralellik oluşturan) babanın terk edişi ve babasız büyümek temaları oluşturuyor. Bu odağı romanın kurgusuna işlerken Pamuk, iki eski anlatıyı, Sofokles’in Kral Oidipus‘u ile Firdevsi’nin Şehname‘sini referans ediniyor kendisine. Kent soylu bir genç olarak Cem’in hayatın fiziksel koşullarıyla ilk karşılaşmaları, babaya ve baba desteğine duyduğu özlem ve bu özlemin yarattığı ruhsal dönüşüm, bahsedilen iki anlatıyla karşılaşmalar ekseninde hikâye ediliyor.

IMG_20160208_220915

Hemen başta belirtmek gerekiyor. Babasızlık gibi çok genel bir kavramın, üzerinde çok yazılıp çizilmiş bu iki büyük anlatıyla pekiştirilerek bir roman konusu haline getirilmesi kolay bir iş değil. Ancak Pamuk, yazım tecrübesi ile bu işin altından (kısmen de olsa) çıkmış gözüküyor. Pamuk’un kaleme aldığı tüm metinlerde görülen (ve artık alıştığımız) Türkçe’den ziyade İngilizce gramerinin izlerini taşıyan pütürlü diline ve anlatım bozukluklarına takılmanın Tahsin Yücel’in meşhur Kara Kitap eleştirisini tekrarlamanın ötesine geçmeyeceğini öngörüp, Kırmızı Saçlı Kadın’ın sadece içeriği ile ilgilenmek sanırım en doğrusu.

Cem’in, Mahmut Usta ile o zamanlara (80’li yıllara) göre İstanbul’un yerleşimden uzak bir bölgesinde bir aylık kuyu kazma eylemine odaklanan ilk bölüm olay örgüsünün ana ekseni. Cem ve ustasının yerleşim bölgelerinden uzak yalnız geçirdikleri geceler Pamuk’un bir laboratuvar mekân oluşturma üzerine ilk girişimi. Bu girişimi süslediği kısmi tasvirler ise oldukça başarılı.

Mekân unsurunda görülen bu başarıdan ne yazık ki karakterler arasındaki ilişki pek nasiplenememiş. Cem ve Mahmut Usta’nın kuyuyu kazdıkları arsaya yakın Öngören kasabasına olan ziyaretleri içerisinde insanlarla, özellikle romana adını veren Kırmızı Saçlı Kadın’la nasıl tanıştıklarını, bu kadar kısa süre içerisinde nasıl bu kadar samimi olduklarını sayfaları tekrar tekrar okumamıza rağmen çıkaramıyoruz. Sanki kuyu kazma eylemi otuz gün değil de otuz ay sürüyor ve bu iki karakter kuyu kazmıyorlar da sürekli kasabaya uğrayıp insanlarla kaynaşıyorlar.

Cem’in Mahmut Usta’ya yönelik fikir ve duyguları ise yine bu bölümde aksayan bir başka nokta: “Betonun harcını hızla karıştırarak arabaya koyup, aşağı boşaltmak gecikince, beton soğuyor diye sinirlenen Mahmut Usta aşağıdan bize bağırırdı. O zaman bana hiç bağırmayan, beni hiç azarlamayan babamı özlerdim” (s.27) gibi satırlarda ustadan hareketle babasızlık hissine yönelik çağrışımların basitliği ve neredeyse yukarıdaki benzeri satırların her üç sayfada bir tekrarlanarak anlatımı bölmesi, babasızlık düşüncesini travmadan daha çok bir mekanizme, motor davranışa çevirmiş durumda. Oysa ustasıyla sırayla yıkanmalarının arkasından Cem’e söylettiği; “Hayatım boyunca, ne babamı ne de başka bir erkeği çıplak görmüştüm” (s.29) benzeri cümleler ile Pamuk bu mekanikliği çok rahat bozabilir gibi görünüyor.

Diğer bir yan karakterin olay örgüsüne birden bire dâhil olmasıyla metin, sanki ileride çözümlenebilmek amacıyla telaşla düğümleniyor. Karakterimiz Cem kendisine sürekli ‘neden’li ‘niye’li sorular yöneltmeye başlıyor. Metnin tamamını nedenini anlayamadığımız bir gizem kaplıyor. Bu yapmacık gizem yerini dozajı ayarlanamamış bir gerilim sahnesine bırakarak ilk bölümün sonunu getiriyor. Benim bu noktada kitabı henüz okumayanlara tavsiyem ilk bölümü tamamladıktan sonra ara verip kendilerine romanın devamına yönelik beş maddelik bir tahmin listesi hazırlamaları. İlk bölümün son sayfalarında yaratılan gizem öylesine yapmacık, olay örgüsüne eklenen ipuçları öylesine aşikâr ki okur metnin çözümüne değil tahminlerinin tutarlılığına şaşırıyor.

İlk bölümün herhalde en başarılı noktası ise referans anlatılardan Kral Oidipus’un roman kurgusuna eklemleniş biçimi. Karakterin bu anlatıyla tekrar tekrar karşılaştığı hiçbir sahne kurgu içerisinde sırıtmıyor. Öyle ki Kral Oidipus’un Türkçe çevirilerine dair kaleme alınmış satırlar ve ayrıntılar Orhan Pamuk’un yazar kimliğinin yanı sıra okur ve araştırmacı kimliğinin de yetkinliğini ortaya koyuyor.

Ne yazık ki Pamuk’un Oidipus’la yakaladığı başarıyı ikinci bölümde işlenen Şehname referansında göremiyoruz. İkinci bölümle birlikte seneler su gibi akıp giderken ve Pamuk romanı çözüme ulaştırmak yolunda Cem’i hızla yaşlandırırken, sanki çok kullanmak istediği ‘Rüstem ve Oğlu Sührab’ anlatısını nereye yerleştireceğini bir türlü bulamamış. Bu nedenle okur sanki aceleye gelmiş bir bölüm okuduğu hissine kapılırken hikâye bir anda kesiliyor; Şehname’ye, ‘Rüstem ve Oğlu Sührab’a, eski İran el yazmalarına, el yazmalarının nasıl el değiştirdiğine, şimdilerde Türkiye ve yurtdışında hangi müzelerin hangi kısımlarında nasıl ortamlarda bu yazmaları inceleyebileceğimize dair sayfalar süren bilgiler aktarılıyor. Okur da neredeyse akademik bir metne dönüşen bu sayfalardan tekrar romanın kendisine dönerken gitgide romanda neden dipnot ve kaynakça bulunmadığına şaşıracak hale geliyor.

Kırmızı Saçlı Kadın, başta da bahsedildiği gibi kurgusunu referans aldığı efsanelerin ötesine götürememiş, bu efsanelerin gölgesinde kalmış bir kitap. Bir yandan da “Doğu mistisizmi (artı) Batı modernizmi (çarpı) İstanbul’un belirli bir tarih aralığı içerisinde geçirdiği kültürel dönüşüm (eşittir) yurtdışı okur hedef kitleli roman” formülünün Orhan Pamuk tarafından ne kadar benimsendiğinin üçüncü örneği. Bu formülün sağlamasını yapmak ise her zamanki gibi okurların takdiri.

Birhan Keskin yahut Bir Gün Her Şey Karbon Sevgilim (Yeni Yetme Günceler II)

“-Çok yatıyorum, ondandır!” [71]

Senle seni karıştırmaya başladığından beri senlerin hakkında sen demeden yazamıyorsun. Korkmuş bir hayvan yavrusu gibi sindiğin şu gölgeli küçük odan bile tekinsizleşiyor. Yatağına uzanmayalı ne kadar oldu? Yahut sen dışındakilerle gerçekten konuşmayalı?

IMG_20160301_012856.jpgİşte böyle bir zamanda, devrik düzen bir kez daha devrilmeye yüz tuttuğunda yetişti senlerinden biri. Sabaha saatler saydın. Erken kalktın. Ilık demsiz çay içtin. Kuru dilim ekmek yedin. Peynire uzandın da için götürmedi. Zeytin ezmesini hep çok severdin. Giyindin, süslenmedin öyle, yağlı saçlarını gevşek bir lastikle başının ardına iliştiriverdin. Yola düştün, kargonu almak üzere.

Buraya yolu yokuşunu koydum. Bildiğin için yokuşu. Zorlanırsa nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak, aklında bulunsun.” [9]

Beyaz önlükler ölürsün dedi. Bu yüzden sigarayı bırakmaya giriştin. Üç gün de içmedin. Kargo elinde adımların yoldaydı. Tozlu masaları bekleyemezdin, açtın. Satırlarda gözlerin. Olsun. Ölsün. Bir sigara yaktın

Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N’olcak ki, bırak patronlar seni kovsun.” [10]

Tozlu masalardan birine iliştin. Bu sefer çayın demliydi. Bir sigara daha. Şiirde mevsim de senden yana bu zaman parçasında. Çekil. Daha geriye. Sakin ve sessiz. Üç beş hece, birkaç kelime. İşte o kadar. Bir eski zaman alışkanlığın; insanları sevdin, güvendin. Zerre tekmil hayatını böyle böldün parçalara. Bu yüzden hiç durmadı şairin satırları rafında. O satırları sevdiğin gibi sevdiğin insanlara sundun. Satırlara güvendiğin gibi insanlara güvenmek, bir, zaman, eski, alışkanlık.

Hayat biraz da tok karındır.” [19]

Belki buydu insanlardaki hatan. Elif’i bilmeden Ba’yı sordun, Soğuk Kazı’lar işlemeye uğraştın, Y’ol hep uzundu. (Gündöndüleri hatırlıyor musun?) Yolda kalamadın. Belki buydu hatan insanlardaki. Hatırlayamadıklarını sordun. Sustuğunda dönüşen paranoyaları kurgu kılığında işliyorsun. Hırkana sarılıyorsun.

Kışları dünyada olduğumu daha iyi anlıyorum ben demiştim size” [14]

İnsanlara mı kitaplar sundun kitaplara mı insanlar. Şimdi rafların gibi tozlu masan da eksik. Ya da insanlar da, zaman, bir, eski, alışkanlık mı? Ama sen eksilmeye çok önceleri başladın. Daha bilmem kaç yaşındaydın. Bir yaşına daha girmiştin. İşte evladım o ara sanki bir şey oldu hani hatırla, hani o ara. İşte o zaman inanmaya karşı çok pis bir bağışıklık kazandın. O gün bugündür yuvarlanan ne el arabası tekeri ne de alnı yuvarlak herhangi bir cisim. Yuvarlanan adam akıllı kadın akıllı sendin yürek benzeri ruhundu ki

Biz ufak ufak ölmek diyoruz memlekette buna.” [33]

Sonra dilin sürçmüş olacak şair yerine kadın dedin. Al sende kalsın oku. Oku ulan. Dedin. Bak dedin bu kadın acıdan bahsederken acı kelimesini kullanıyor ama sanki acı yerine başka bir kelime geçmiş döneniyor zihninde. Memleket öyle böyle değildi ve zaten hiç değildi olmayacak. Ama atmış satırları. Hatırla yaz ortası yorgun iş dönüşü otobüsünde Haliç ortasında çirkin boynuzları. Şiiri olmalı bu pisliğin demiştin. Şimdi bir yolu tekrar yürüyorsun.

Şu arkadaki tepeye in, kaldırılmamış gündöndüler var.” [58]

Hatırlıyor musun? Yolundan kesme işaretleri geçmiyor ve unutma! Sen hiç hatırlamazsın. Acı dediğin, uykudan kaldıran, (nimete ayıp) yetmişlik şişeden kafaya dikilen birkaç yudum eşliğinde karanlıktaki halı desenlerinin salak salak incelendiği üç beş saniyedir. Sonra rüyalara dönülür. Ama bak çok haklısındır. Halının o uzak köşesindeki desen her gece değişiyordur. Ama yol uzundur.

Geldiğimde çok güzeldin bana,
güzelliğin bozulmadan gitmem gerekiyor.
” [58]

Şimdi adın bile olmayan bir kendiliğe sesleniyorsun. Gölgeli küçük odanda güneş, geceleri bir başka batıyor. Kendinden zamirlere eksiliyorsun. Biliyorsun. Dönmeyen tek şeyin çevresinde bir yerde yaşıyorsun. Uzamları kafadan def edip uykuya dalmadan bir şiir daha okumak belki. Belki tersi dönük raflara uzun uzun bakmak.

Her şeyi bir iken ayırmak

Bir Barış Bıçakçı Başlangıç Kitabı: Baharda Yine Geliriz

[İlk yayınlanış: 02.01.2016 tarhinde, Nar Sanat]

8 ocaktan itibaren raflara çıkacak Seyrek Yağmur’u bekleyeduralım, bu süre içerisinde bir başlangıç kitabı önermesiyle Baharda Yine Geliriz’i konuşalım dedik.

2- baharda yine

Dingin, aydınlık ve buna rağmen karmaşık ve bulanık metinlerin yazarı Barış Bıçakçı. Gerek üretim yoğunluğu, gerek özgün bir biçimde inşa edebildiği üslubu gerekse pek dışa kapanık ve çekingen profiliyle okuyucularının gözünde ayrıksı bir yer edinebilmiş çağdaş bir yazarımız.

1 - seyrek-yagmurBıçakçı, “Herkes Herkesle Dostmuş Gibi” adlı ilk bireysel çalışması ve hemen ardından gelen “Veciz Sözler” ile edebiyat ortamımıza sessiz sakin bir giriş yaptı. Zaman geçtikçe üretim yoğunluğunu ve niteliğini düşürmeyen Bıçakçı, günümüzde yedi cilde sığdırdığı öykü ve romanlarıyla geniş bir okuyucu kitlesine sahip. Öyle ki gelecek hafta raflara çıkacak son kitabı “Seyrek Yağmur”, daha şimdiden kapak tasarımı nedeniyle tartışma konusu oldu.[1] 8 ocaktan itibaren raflara çıkacak Seyrek Yağmur’u bekleyeduralım, bu süre içerisinde bir başlangıç kitabı önermesiyle “Baharda Yine Geliriz”i konuşalım dedik
.

Hüseyin Kıyar ve Yavuz Sarıalioğlu ile birlikte yayımladığı iki şiir kitabından sonra Bıçakçı öykü ve roman üzerine bireysel çalışmalara yöneldi. İlk zamanlar pek dikkat çekmeyen yazarın zaman içerisinde kalıplaştırdığı kendi kurgu atmosferi onu geniş kitlelerce tanınır hale getirdi. 2004 yılında yayımlanan ve okuyucular tarafından büyük bir beğeniyle karşılanan “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” adlı romanı, genç yaşta kaybettiğimiz yetenekli yönetmen Seyfi Teoman tarafından 2011 yılında beyaz perdeye uyarlandığında Barış Bıçakçı ülke genelinde tanınan ve takip edilen bir yazardı.

3- bizim buyukBıçakçı’nın metinleri genellikle aynı atmosferin içerisinde dolanan ortaklıklara sahip karakterlerle bezelidir. Yazarın değişmeyen coğrafyası, aynı zamanda yaşadığı kent olan Ankara’dır. Kimi zaman bir metro istasyonu, kimi zaman çoğaldıkça eskiyen aparmanlar, kimi zaman bir askeriyenin yatakhanesi kimi zamansa bir köy. Ama ya Ankara’nın içerisinde barınan ya da onun biraz dışarısında bir gözü Ankara’ya dönük mekânlardır bunlar. İnsanların ortaklığı ise sıradanlıklarıdır. Adım attığımız nefes aldığımız her yerde, hatta aynanın tam karşısında gördüğümüz o sıradan insanın günlük telaşları, sıkıntıları, neşe ve endişeleri. Bu duygular içerisinde hareket eden sıradan insanların tüm karmaşasını yine aynı sıradanlığın getirdiği sakinlikle metne işleyebilmiştir Bıçakçı. Baharda Yine Geliriz’in sonlarına doğru yazarın kendi satırlarından da okuyabiliyoruz onun yazarlığını;

“Eksilerle artıların birbirini götürmesi gibi kalabalığında bir matematiği var. Sıradanlık bu olmalı: Bütün karşıtlar birbirini götürüyor. Başka ne söyleyebilirim ki size?” [s.109]

Baharda Yine Geliriz, alışageldiğimiz beklediğimiz Bıçakçı atmosferi ve karakterleriyle bezeli bir öykü kitabı. Yazarın satır aralarından okuyucu zihninde derin gedikler açmak üzere haykıran cümlelerle dolu kısa öyküler barındırıyor içerisinde. İlk satırla birlikte çoktan başlamış bir süregelmişliğe kaptırıp bırakıyoruz kendimizi; “Durakta Mahir’e rastladım. O da sarhoş. Son otobüsü kaçırmışız.” [s.11] Bitmekte olan güne ve yaşananlara dair hiçbir şeyin önemi yoktur artık. İki tanıdık insanın (belli ki) evlerine ulaşma çabalarıdır tek göreceğimiz.

Bu sakinlik içerisinde seyreden öykülerin ardından bir Şehir Rehberi çıkar karşımıza. İki öykü de bir Şehir Rehberi başlığıyla yazılmış kısa metinler kitabı bir nevi bölümlere ayırır. Adı geçmese de farkındayızdır Ankara’dan bahsedildiğinin. “Bu berbat şehirde görüp görebileceğiniz en güzel şeyin terk edilmiş bir fabrikanın kara yıkıntısı olması saçma ya da gülünç mü?” [s.15] sorusuyla başlayan rehber parçaları okuyucu gözünü irili ufaklı şehir manzaralarına çevirir ve metinler arasındaki seyrini yavaşlatır.

Henüz Barış Bıçakçı okumamışlar yahut şu hengameli kış günlerinde biraz zihnini dinlendirmeyi düşünenler için Baharda Yine Geliriz iyi bir başlangıç kitabı. İyi okumalar.

[1] http://kulturservisi.com/p/baris-bicakcinin-yeni-romanina-tepki-bu-nasil-kapak

Yılın Sonuna Yolculuk (Yeni Yetme Günceler I)

Bir yılın daha sonuna geliyorsun. Bir yıl. Daha eski. Olgun. Güçlü. Tüm sıfatları kapsayan, bir eşiktesin. Biyolojinin söyledikleri, inanç sistemleri kadar mantıksız geliyor. Belki daha pek çok yılın sonunu göreceksin, belki gördüğün son sonu göreceksin. Duramıyorsun içeride, yakınsın, çok yakınsın, kaçmalısın, gitmelisin, uzaklaşmalısın, dışarı çıkmalısın.

Sonra genç işçilerin ve çırakların cumartesi gecelerini geçirdikleri bir lokale girmiştin. [s.8]

Günler korkutuyor seni. Tanımları, nedenleri, sonuçları hep canını acıtacak gibi. Seni hep olmak istemediğin yapacak gibi. İstemiyorum diyorsun. Artık istemiyorum. Burada. Sıfır noktasında kalmak, her şeye cevabım; istemiyorum. Yaşamak? İstemiyorum. Ölmek? İstemiyorum. Burada. Cansız, hareketsiz bir mihenk taşı gibi yerime saplanmak, sabitliğimle tüm dünyayı gezmek. Yanıbaşında ağaç var lokalde oturduğun masanın. Sarılıyorsun nedensiz anlamsız. Elinde bir pürüzsüzlük hissi ağacın pürüzlü gövdesi üzerinde. O kadından bir not bırakılmış. Okumalısın onu. Bir kadını özlüyorsun ve bunu kimse bilmiyor. Bir kadını, çok fena bir hâlde özlüyorsun. Konuşuyor.

Yaşamı boyunca hep senin gibi bir kadını özlediğini söyledi. [s.9]

Ama dışarıda aradığını hep, çünkü içinde böyle bir kadının olmadığına emindi. Tanrı konusunda emin olmadığı kadar emindi. Bunu söyleyerek diğer inanmadığı tanrı ve peygamberlere haksızlık mı etmişti? Ama duality. Hepsinden uzak ve genişti. Var-yok. Hep-hiç. İlk-Son. Başlangıç-sonuç. Birine takıldın gidiyorsun, her şeyi o iki kelime arasında sığdırarak yazmaya, yaşamı bırakmaya hazırlanıyorsun. Karanlık. Işık. Mutluluk. Işık. Acı. Kanranlık. Acı. Işık. Mutluluk. Işık. Karanlık.

Artık bundan böyle acıları mutluluk olarak nitelendirmeye karar verdim. Yaşamımın en mutlu anlarında da aynı güçle acıyı duymadım mı. [s.9]

Ne kadar da sana benziyordu. Bunca yıl tanıyıp bilip. Nasıl el sürmekten alıkoyabildin kendini. Nasıl bir bilinçsizlikteydin. Şimdi nasıl mahcupsun onu bilmezden önceki geçmişinden. Sen gibi, sana, sen diyor. Sen. Senle sensizsin. Tıpkı sen gibi. Senin gibi ağlama durumuna yeni bir tanım getiriyor. Susuyorsun. A’dan beri gördüğün ilk harfmiş gibi, duraksamadan devam ediyorsun nefes almaya. Belki de daha öleceğini bilmiyorsun. Bacaklarını kavuşturarak koltukaltlarından kavramış suratına ÖLECEKSİN diye kahkaha atan Cobain’in Frances’i gibisin. İnsanları güldürerek kölelerin haline getirebilirsin. Sen gibi korkuyor seni sevebilmelerinden. Böylesine sevdiğini söyleyebiliyorsun. Onu.

Kimse senin kadar güzel, hiç kimse senin kadar canlı gitmedi ölüme. [s.9]

O zaman yazmadan seni sevdiğimi söyleyebileceğim ölüme. Seni ölümü ikisini de bu kadar kolay hatırlayabileceğim. Normal insanlara bunları okutabileceğim. Harfleri hatırlamadan kelimeleri hatırladığını harfleri hatırlayabileceksin. Sayıları harflerle yan yana koyarak anlamlı bir şey yaratabileceksin. Şifre ne söyleyebileceksin. Yazabileceksin. Saklanabileceksin.

Ya da acıların uzun uykularını uyuttum. [s.14]

Korkulardan korktuğum gibi. Soğuk ve sıcaktan. Işık’tan karanlıktan. Birbirlerini parçalayabilmelerinden. Karanlıktan. Işık’tan. Birbirimize gizli gizli söylüyoruz bazı şeyleri. Başkaları yanında bağıra bağıra rahatsız edenlerden rahatsız olabiliyoruz. Birbirimize birilerinden korktuğumuzu, insan karışımlarımızı. Işığın nedenini bildiğimizi. Gece, tekrar oluveriyor.

İnsanın kucaklamak istediği bir gece. Yumuşak bir haziran akşamında Berlin çatılarına doğru yaklaşıyor. Bu müthiş kente doğru. Yarısı Doğu, yarısı Batı, arası Türkiye olan kente doğru. [s.16]

Coğrafyaları aramaktan vazgeçtiğini hatırlıyorsun uzun süre önce. Ama saatlere tutuksun hâlâ. Soruyorsun. Ölçeklere indirgenmiş harf ve sayılar oldun olası hazetmedin. Her şey bir aradaydı. Işık, ses, renk, müzik. Anlamlı bütünler oluşturuyordu heybende. Sırtında omuzlarında taşıyorsun gittiğin her yere. Öyle bir vazgeçemeyiş. Yakın anlamını yitiriyor. Yine o gitme hissi, çöreklenmiş bekliyor verdiğin sözler. Buna kaçmak diyecekler. Umursamıyorsun. Ne dense desin. Verdiğin sözleri tutmak. Ne kadar geç kalabilirsin senin olmayan bir buluşmaya. Ya da. Hayat öncesi ölümde, nasıl yaşıyorduk.

Şimdi sen ölü bir anı olmak istiyorsun. Başka kentlerin başka sınırlarından arıyorsun. Daha uzaklara gitmek istiyorsun. [s.22]

Bunu daha önce de söylemiştin. Şehir ölüyor! O zamanlar kimse dinlememişti seni. Kimse ilgilenmemişti. Şimdi durum farklı mı. Önemli değil. Daha yüksek sesle tekrar tekrar haykırıyorsun. Deli mi diyorlardı böyle insanlara. Kahveni soğutmadan içtiğin akşamlar düşünmeyi bırakmıştın bunları da. Soru işaretleri, tehlike durumunda ilk feragatin oldu. Oysa ne zordur başka evrenlerde soru sormadan yaşayabilmek.

Belli bir sarhoşluk içinde yeryüzüne dayanmak daha kolay. [s.36]

Gerçeği yadsımak. Tek çıkar yol gibi gözüküyor sabah kahvaltılarında. Zeytin çekirdeklerine yapışmış kırıntıları, reçel kasesini ve çay kaşığının buğusunu inceliyorsun ilk. Bunlar tekrar ediyor. Sakla. Zihninin heybesinde bir boşluk daha yarat. Unutuyorsun. Kokuyorsun. Sen gibi. Senin sana söylediklerini unutmaktan korkuyor. Sen ise. Daha söyleyemediklerini unutmaktan. Çekili bir battaniyenin soğuk köşesinde avuçların terleyerek üşüyorsun. Biliyorsun.

Görmek istediği ben değilim. Biliyorum. Görmek istediği, benim kendime olan bağımlılığımdan taşan bağımsızlığım. [s.39]

Özgür olduğunu hissediyorsun. Tekrar. Tekrar. Yinelemeler sanrıyı doğuruyor içinde. Bir yerlerde saklıyorsun onu. Şifreyi kimseye söylemedin. Saklayamamaktan korktuğun için unutmaya çalışıyorsun. Mağaranın derinliklerinde. Karanlığın içinde. Sesten ve müzikten kurtulmuş. Harfler sayılar ve renkler tekrar ediyorsun. Hatırlamaya mı unutmaya mı çalışıyorsun. Hatırlamıyorsun. Işık. Bu. Seni. İlk görüşün.

Ama diğer insanlar, acılarını, yaşantılarını, uykusuz gecelerini, umut ve umutsuzluklarını ne yapıyorlar. [s.44]

Her yerde. Varlığın ve yoluğun her zerresine dağılmış durumdalar. Bu arayış bu sahtelik. Tanım ve kavramlar. Seni usandıran kitaplar gibi. İçindeki tekmeliyorsun. Nefret. Kin. Şiddet. Korkaklığın ve kaçışın ilk göstergeleri. Vazgeçiş gerçeğini saklamak için uydurulmuş birer yalan. Gölge daha da koyuluveriyor. Biraz daha dinlence, biraz daha uyku. Onların düzmece halüsinatif zehirlerine kaçıyorsun. Çünkü bu özlem uykuyu da tedavülden kaldırıyor.

Yaşamım boyunca uykuyu beklediğim kadar hiçbir şeyi beklemedim. [s.45]

Artık kapın tamamen kapalı. Başka bir zaman aralığında belki bu boşlukta bile bulunmayacak. Belki de başka bir şekle bürünüp varlığını devam ettirecek. Umursamıyorsun. Buradan uzakta olmak istiyorsun. Öyle bir uzak ki. En yakınında. İçinde. Tam içinde. Varlığın ve yokluğun. Karanlığın. Ve.

Her düşünce, her konuşma kendi kendine olmak demektir. Bir şeyi bir insanla bölüşmek gene kendi kendinle bölüşmek demektir. Bir insanla sevişmek, gene kendi kendinle sevişmek demektir. Birisiyle birlikte olmak, yalnız olmak demektir. Bunu çıkarma aklından. [s.53]

Gözlerini de sakladın emanetine. Artık kimse seni göremez. Çünkü kimseyi göremiyorsun. Böylesi bir yalnızlığı daha önce kimler keşfetmişti. Hatılıyor musun. Haydi. Bundan daha güzel bir oyun bulamazsın. Sahte zamanı tüketmek için. Ancak unutma. Oyunların kuralları vardır. Oyuncuların rolleri. Tüm evren sahnen artık. Tüm renkler kostümün, tüm sesler.

Aranızda dolaşmak için giyiniyorum [s.57]

Artık onlarla alay etmeyeceksin. Kişilik bölünmelerine el sürmeyeceksin onların. Bıçakları istediği gibi doğrayabilir zamanlarını. Tüm müsriflikle harcayabilirler ellerindekileri. Değer nedir bilmeden. Bir de onlara anlatmaya çalışmayacaksın. Harcamak için o kadar az kelimen kaldı ki.

Patlamak istiyorum. Dağılmak. Parçalara ayrılmak. [s.65]

Evinin birkaç metre uzağında üstelik. Hiç beklemedik bir anda. Kısa süreli bir gereksinimi gerçekleştirmek için. Herhangi bir için için. Tereddütlerden kurtulmak kesin olanı bulmak soru cevap isyan ve sükunetten kurtulmak. Bir kahve fincanı ucunda kuruyan kahve yatağında oluşan tuz siluet ve tüm izlerden arınmak. Yok olmak.

Artık yalnız ağrı dindirici haplar, öldürücü yorgunluk, antibiyotik ve Berlin-Hamburg-Prag-Viyana-Zagreb-Belgrad-Niş-Belgrad arasındaki altı günde geçtiğim uzaklıktan oluşuyordum. [s.69]

Algılarının bu kadar açık olduğunu en son ne zaman hissettin. Yine sorular soruyorsun. Bu bir aldatmaca. Onlara muhtaç değilsin. Onlardan kurtulabilirsin. Kurtul hemen şimdi. Gözlerini aç. Gözlerini aç. Gözlerini aç. Olmayan gözlerini.

Kendi kendilerine kıyamadıkları için, yaşam boyunca sürüklenip çıkamadıkları aklın boyutları. [s.72]

Yazı sana yol gösterecek. Sayıları inkâr etmiyorsun. Buna sen de sen de ve sen de eminsin. Bir arada bir olabilirsiniz. Bir arada bir olabilirsin. Yazıları takip et. Yazıların peşinden ayrılma. Onlar sana yol gösterecek harflerin. Yan yana getirdiğin bir birine çarptığın arka arkaya vurduğun harfler kelimeleri cümleleri sayfaları dolduracak. Sonrasını. Artık sorgulamayacaksın. Sorular sormayı bırakmıştın. Unuttun mu. Güzel.

Her gidiş. Her yolculuk, kendi “benimin” bilinmeyenine doğru, bilmek için bir iniştir. [s.79]

İşte bu en büyük kaçış. Buradan nasıl kurtulacağını henüz bilmiyorsun. Birlikte keşfedeceksin. Sen ve sen. Zamandan kaçış bu kadar kolay değil çünkü. Oysa en basit gözüken yol. İlaçların tozların bitkilerin sıvıların sana söylediği emir. İşte en büyük en gerçekçi ve en kolay kaçış. Zihninizden kaçamazsın kaçamazsın. Savaşacaksın.

Uykumun içinde yaşlanmakta olduğuma sevindiğimi anımsıyorum. [s.91]

Önce zamanı çözüyorsun. Saniyeler çıkıyor karşına. Onları da bertaraf ettin. Dakikalar ve saatler. Şimdi buradasın. Ay ve yıllar ve tarih ve takvim. Ölçekler. Sahte ölçekler. Işık artık daha yakın.

Kendi kendimden böyle bir rahatlıkla, çıkıp gitmeyi nasıl da isterdim. [s.91]

Onlara saklanıyorsun. Hâlâ ki hâlâ. Onlarsız olabilirsin. Onlar olabilir. Bu bir kaçış değil. Cesaret değil. Gerçekler gerekli. Yanmıyorsun. Yandın.

Kendimi düşünüyorum, her zaman kaçtığım küçük burjuva duygularını, zorunlu olarak katıldığım günlük yaşamın günlük yaşamım tüm kurallarından bir kez daha kaçmayı başaran kendimi. [s.93]

Aynanın karşısında gördüklerinsin. Sen. Sen. ve Sen.

Tüm duyguların en güzeli duygusuzluk, öyle bir duygusuzluk ki, insanın tüm dünyayı ve tüm insanları kucaklayabileceği duygusuzluğun duygusu. [s.95]

Karanlık.

Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirmeye çalıştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük. Belki kendilerine yaşamı kanıtlamaya gerek duymayan insanlar, sevgileri de derinliğine duymadan, acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar. Ya da sevgiyi sevgi, beraberliği beraberlik, ayrılığı ayrılık, yaşamı yaşam, ölümü ölüm olarak yaşıyorlar. Oysa yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı. [s.11]

Işık.

Yaşamın sonu hiçbir zaman bana ırak gözükmedi. Her yüzde, her solukta, her büyüyende, her yaşlananda, her sarılmada, her sabahta gördüm yaşamın sonunu. Çocukken bile, buğday tarlalarında, yaz gecesi mehtabında ve çocukluk gecelerinin derin karanlığında gördüm yaşamın sonunu, ama ben giderken, ben ya da tren görünümlerinin içinden, kentlerden, köylerden, tarlalardan, dağ sıraları önünden, ardından, bir göl kıyısından, bir nehir yatağı ya da gri bir deniz yüzeyi boyunca ilerlerken, yol alırken, tanımadığım insanlar hızla gidiş yolunun aksi yönde yitip giderken, her görüntüyle birlikte ardımda benden uzaklaşırken, yitip giderken, işte ancak o zaman uzaklaştım yaşamın sonundan. [s.36]

Yaşamı yeniden keşfediyorsun.

Kıtalar Ayrılmaya Devam Ediyor: Puslu Kıtalar Atlası 20 Yaşında

[İlk yayınlanış: 30.12.2015 tarihinde, Post Dergi]

Bu kitap, acayip bir kitap. Bu roman cidden çok acayip bir roman.

Puslu Kıtalar Atlası hakkında şimdiye kadar yazılmış çizilmiş metinlerin çoğu o efsanevi satırları alıntılar. Bir pazar satıcısı edasıyla kurduğum giriş cümlesinden sonra herhalde bende o satırları alıntılamayı hak ettim.

Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kâinattan 7079 yıl, İsa Mesih’ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.

1İhsan Oktay Anar 95 yılında bu satırlarla karşımıza çıktığında kitabın arka kapağında yazdığı gibi “Türkçe edebiyatta yeni bir yazar”dı. Şimdilerde ise edebiyatımızın güncel bir kalesi, üniversite dersliklerinde incelenen bir yazar, yayımlamış altı romanı ve hikâye türüne sığdırılamayacak bir hikâye kitabıyla Güncel Türk Edebiyatı’nın önde gelen isimlerinden biri.

Anar’ın bu derece ön plana çıkmasının en önemli nedeni olarak Puslu Kıtalar Atlası gösterilebilir. Peşi sıra gelen diğer romanları yine okuyucular tarafından ilgiyle karşılansa da Puslu Kıtalar Atlası okuyucu tarafından her zaman Anar üretiminin en başarılı yapıtı olarak değerlendirildi. Bu nedenledir ki hemen ardı yıl yayımlanan Kitab-ül Hiyel ve 98’de raflara çıkan Efrâsiyab’ın Hikâyeleri hem okuyucu tarafından yoğun bir ilgi gördü hem de Puslu Kıtalar Atlası’yla karşılaştırıldı. Sanıyorum ki Anar’ın gözünde gerçekleşmeyecek olan bu karşılaşmanın okuyucu gözünde galibi genellikle Puslu Kıtalar Atlası’ydı. Karşılaşmaların daha sonralarda yayımlanan diğer Anar kitaplarıyla da devam ettiğini belirtmek herhalde gereksiz.

Çoğu önemli yazarım gibi Anar’ın da tüm kitaplarını tek bir metinle ele almayı planlıyorum. Ancak bugün Puslu Kıtaları ayrıca konuşmak gerekiyor. Çünkü geçtiğimiz günlerde Puslu Kıtalar Atlası 20 yaşını doldurdu. İletişim Yayınları da bir yaş günü hediyesi olarak romanın özel bir baskısını piyasaya sürdü.

Puslu Kıtalar Atlası, Türkçede hem değerli bir çalışma hem de popülarite sahibi olup çok satan bir kitap haline gelmesi açısından ender bir örnek. Peki, popülerliği bir yana Puslu Kıtalar Atlası’nın başarısının ve yukarıda bahsettiğim durumun nedeni nedir?

3Ülkemizde bir romana “tarihsel” başlığı koymak (nedenini belki de bilgi yetersizliğinden kavrayamıyorum) kitabın çok satması ve okunması(?) yolunda futboldaki kornerle eş değer bir fırsatı yakalamaya benzer. Puslu Kıtalar Atlası da dar bir bakış açısıyla ele alınırsa tarihsel bir roman olarak değerlendirilebilir. Ancak kitabın üst kurmaca yapısı daha ilk bölümde hatta yukarıda alıntıladığımız ilk satırlarda bu tarih algısını yok etmektedir. Erk nasıl isterse zaman öyle ölçülür, hangi yılda olduğumuz dahi inançlarımız, etnik ve milli kimliklerimize göre değişiklik gösterir. Biraz meraklısı üzerine kafa yorarsa görecektir; ilk satırlarda verilen üç yıl da diğer takvim yıllarıyla örtüşmez. Kısacası tarihleri ve kanıtları bırakıp geçmişe açılan bir masalın içine giriveririz. Bu masalda gerçek dünyaya yerimiz yoktur.

Tam da ilk satırlardan kitabın önemli bir özelliğiyle karşılaşırız. Karşımızdaki hareketsiz tamamlanmış bir metin değil kanlı canlı muzip bir oyuncudur. Gösterdiği açıklara göz atmamızı yaptığı blöfleri sezmemizi bekler. Artık bir okuyucu değil satranç tahtası başında tekinsiz bir rakibizdir onun için. Görevimiz, anlatılanlara öyle hemen inanmamak ve anlatılanlar kadar anlatılmayan anlatıları da yakalamaktır.

Metnin kurgusu tarihsel atmosferden aldığı destekle birlikte bir labirent olarak şekillenir. Bir yan karakter bile karşımıza çıkacaksa önce geçmişini öğreniriz. Şimdi şu anda karşımızdaysa buraya gelene kadar hangi yollardan geçmiştir, roman bütünlüğü umursanmadan en ufak ayrıntıya kadar okuyucuya aktarılır. Metin giriftleştikçe gerilimin dozajı artar. Bu noktada okuyucu dikkatini kaybetmemeli ve ayrıntıları gözden kaçırmamalıdır.

Romanın, alışıla gelmiş bütünlük kaygısından uzak hatta ve hatta tamamıyla olay örgüsünden bağımsız ele alınabilecek kimi bölümleri nedeniyle Puslu Kıtalar Atlası kimilerince postmodern bir roman Anar ise yerli bir postmodern[1] olarak tanımlanmıştır. Dipsiz ve gereksiz bir çukur olarak gördüğüm bu postmodern sıfatını Anar için kullanmanın doğru olup olmayacağı ise kanaatimce Anar’ın kendisine bırakılmalıdır.2

Romanın bütün bu özellikleri bir araya geldiğinde karşımızda en azından Türkçe üzerinde daha önce benzerine rastlanmamış bir metin çıkıyor. Ancak yine de bütün bunlar Puslu Kıtalar Atlası’nı başarılı olarak tanımlamaya yetmez. Çoğu “tarihsel” romanda ya es geçilen ya da beceriksizce kullanılan bir özelliğe sahip Puslu Kıtalar Atlası; dilin tarihselliğine. Anar’ın ilk olarak bu romanda kurduğu (ve diğer romanlarında devam ettirdiği) esnek, masalsı, muzip dil romanın ve yazarın en önemli özelliği. Temelinde Osmanlıca ve Latince’den beslenen bu dil ile Anar, yakın tarihli kimi kavramları tarihselleştirirken etnik kökenlere sahip kimi özel terimleri de başka etnik kökenlere yanaştırıyor/yakıştırıyor. Batı felsefesinin mihenk taşlarından René Descartes bir rendekâra (rendeci), tek içimlik servisiyle ünlü tekila ise tek-i âlâ (tek iyi) adlı bir iksire dönüşüyor bu dilde. Bu büyülü, usta işi ve alabildiğine oyuncu dil Puslu Kıtalar Atlası’na edebiyatımız içinde hak ettiği yeri şimdiden kazandırdı ve onu “zamansız” kitaplarımızdan biri yaptı bile.

 

20.Yıl Özel Baskısı

Söz konusu özel bir baskı olduğunda kitabın içeriğinden çok fiziksel özelliklerinden söz etmek gerek. Kitap ele alındığında okuyuculara bir iyi bir de kötü haber veriyor. İyi haber; çok başarılı bir işçilikle karşı karşıyayız, kötü haber; içerik açısından bir yeniliğimiz yok.

4Özel baskı için başarılı (biraz da alışıla gelmiş) bir hamle olarak sert kapaklı/şömizli bir cilt tercih edilmiş. Şömiz için kuşeden uzak durulması ve canson benzeri soluk bir kâğıt hamurunun seçilmesiyle “bestseller” klişesinden kaçılabilmiş. Şömiz kapağında Suat Aysu imzalı kitabın ilk baskısında kullanılan tasarımın bir uyarlaması yer alıyor. İlk baskıdaki tasarım aynen kullanılsaydı sanki daha iyi bir hamle olurdu. Ancak iletişimin yakın zamanda yenilediği kurumsal kimlik ve logo tasarımı nedeniyle bu mümkün gözükmüyor. İç kapak tasarımına şömizde font rengi olarak kullanılan yeşil hâkim. Kitap ve yazar ismi arasındaki orantıda elde edilen başarı isimler arasındaki uzaklıkta pek yakalanmış değil. Sanki yazar ismi biraz daha aşağı indirilse?

Şömizli kitapların çoğunda boş bırakılan iç kapak sırtının boş bırakılma hatasına bu baskıda düşülmemiş. Ancak İletişim’in künyeyi sola değil de sağa oturtma inadı devam ediyor. Şömizin ön ayraç kanadında altın varaklı “20.Yıl Özel Baskısı” ibareli bir arma bulunuyor. Armanın yarattığı ödüllü kitap izlenimi ve Anglosakson etki pek hoş değil, bu ibare belki ön kapakta kullanılsa daha anlamlı olabilirdi.

Eski baskılarla karşılaştırıldığında bu baskının biraz daha kalın olduğu hemen göze çarpıyor. Ancak bu durum tamamen seçilen kâğıt türüyle alakalı. Yazı fontu, redaksiyon ve konumlandırma açısından diğer baskılarla birebir uyumlu bu özel baskı da. Yalnızca bölüm başlangıçlarındaki grafikler yeşil ve krem renkleri ile renklendirilmiş. Anar’ın çizim üzerine çalışmalarının olduğunu kimi kitap kapaklarından ve Kitab-ül Hiyel’in çizimlerinden bilmekteyiz. Yine İletişim’den çıkan Orhan Pamuk’un Kara Kitap 10.yıl özel baskısında sunulan benzeri bir çizim demeti belki bu kitapta da tercih edilebilirdi. Kapak birleşiminde tutkal yerine dikiş tercih edilmesi son derece başarılı. İletişim’in bir eski zaman alışkanlığı olarak son sayfalara koymayı tercih ettiği “Yazarın Diğer Kitapları” temalı tanıtım broşürünün bu baskıda yer almaması da sevindirici bir diğer haber.

Kitap için 29 liralık bir ücret ön görülmüş. Bu özel baskının diğer baskılara nazaran 10 liralık bir farkı hak edip hak etmediği ise okuyucunun takdiri.

[1] Bu konuya dair ayrıca bkz. Koçakoğlu, Ahmet, Yerli Bir Postmodern İhsan Oktay Anar (2010)

Bir Belgesel Bir Göl: Songs for the Lake

Dünyanın dört bir yanında daha iyi bir gelecek yaratmak için çaba gösterenlerin ilham verici hikayeleri” alt başlığıyla gerçekleşen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali bu yıl Türkiye’de 20 ilde eş zamanlı olarak gösterimde. Festivalin İstanbul ayağı için Şişli Kent Kültür Merkezi’ne gittik Göle Yas’ı (Songs for the Lake) izledik pek beğendik. Üzerine bir şeyler yazdık/çevirdik.*

Göle Yas, yönetmenliğini Mehmet Şafak Türkel’in üstlendiği belgesel türü altında ele alınabilecek  güncel bir çalışma. Türkel, filminde kendi hayatında önemli bir yer tutan Burdur gölünün karşı karşıya bulunduğu ekolojik sorunları odak noktasına alıyor ve bize en az onu ilgilendirdiği kadar önemli bir soruyu soruyor; Bir belgesel film kurumakta olan bir gölü kurtarabilir mi?

burdur-golu-temali-gole-yas-adli-belgesel-filmin-ilk-gosterimiTürkel’in sinema eğitimi için doğup büyüdüğü Burdur’dan ayrılması ve çocukluğunda önemli bir yer tutan Burdur Gölü’nün geçen süre içerisinde karşılaştığı kuruma tehdidi yönetmenin hayatında bir dönüm noktası oluşturmakta. Belgeselde aktarıldığı üzere, yapılan araştırmalara göre son 40 yılda göl, hacminin yüzde 50’sini yitirmiş durumdadır. Konu üzerinde yapıcı önlemler ve iyileştirme çalışmalarına başlanmaz ise gölün 30 yıl içinde tamamen ortadan kalkması söz konusudur. Bu durum hem gölün çevresinde yaşayan ve geçimini sağlayan insanların hayatını etkileyecek hem de gölün etrafında yaşayan diğer canlıları tehdit edecektir.

 

Türkel, sinemacı kimliğiyle gölün sorunlarını çözmek üzere arayış içindeyken konuyla ilgili bir belgesel yaratma fikrine ulaşır. Amacı sanatçı arkadaşlarıyla birlikte mekânsal olarak gölün dâhil olduğu sanatsal üretimler ortaya koyarak gölün sorunlarını daha geniş kitlelere aktarmaktır.

Aslında karşılaşılan ekolojik sorunların çözümü için alınması gereken önlemler göz önündedir. İlk aşamada, çevredeki tarım faaliyetlerinde çiftçilerin su kullanımı üzerine iyileştirici çalışmalar yapması gerekmektedir. Ayrıca gölü besleyen arterlerin üzerinde kurulmuş barajların su hakkı olan yüzde 15’lik beslemenin akışını sağlamaları gerekmektedir. Ancak bu farkındalığı yaratmak hem konuya ön yargıyla bakan yöre halkının tutuculuğu hem de bürokratik ilgisizlik nedeniyle zordur. Türkel ve arkadaşları konuya tepeden inmeci bir yaklaşımdan ziyade hoşgörü çerçevesinde odaklanır. Göl üzerinde ve suları altında, müzik dinletilerinden modern dans gösterilerine, semahtan şiire kadar pek çok sanat gösteresi düzenlenir.

Türkel’in amaçladığı “farkındalık”, yürüttüğü çalışmalar sırasında tanıştığı Öztürk Sarıca ile ileri bir noktaya taşınır. Öztürk Sarıca’nın göl ekosistemini korumaya yönelik yaptığı çalışmalar belgeselin bir diğer önemli noktasını oluşturur. Göl çevresinde aslında yapılmaması gereken büyükbaş hayvancılığı devlet teşviki ve finans güçlerinin desteği ile geliştirilmekte ve havzanın aşırı kurumasına yol açan yanlış tarım yöntemleri ve ürünleri tercih edilmektedir. Mısırdan ziyade gül ve lavanta ekiminin daha doğru olduğunu bilen Sarıca kurduğu “Lisinia Projesi”yle eyleme geçer Lisinia projesi ve belgeselin yapımında emeği geçen sanatçısından yöre halkına, çekim ekibinden destekçilerine kadar geniş bir grup “Su Orucu” eylemini düzenler ve bir gün boyunca tüketmedikleri su ihtiyaçlarını bir şenlik vasıtasıyla göle dökerler. Su orucu eylemi, sosyal medya vasıtasıyla ülke gündeminde pek de ilgi görmeyen ekolojik bir sorunu geniş kitlelere aktarır. Sarıca ve Türker’in konuyu devlet nezdine taşıyabilmelerine olanak sağlar.

10_GoleYas_02

Konuyla ilgili en sevindirici haber ise, festivalin gösterime girdiği hafta bakanlıktan gelir. 13 Kasım cuma günü Burdur Gölü ekosisteminin iyileştirme çalışmaları üzerine hazırlanan eylem planı aktivistlerin sunduğu tüm şartlarıyla beraber bakanlık tarafından onay almıştır. Bir belgesel artık bir gölü kurtarmaya çok yakındır.

Aslında söylenebilecek en değerli sözü yine yönetmenin kendisi film sonrasında yapılan söyleşide aktarıyor “Bilgi, insanın fikrini/kararını değiştirmiyor. Bu filmle bilgi vermeyi değil, insanların duygularını harekete geçirmeyi amaçladım.” Kim bilir, belki de sadece ekoloji üzerine değil, hayatta karşılaştığımız her sorun üzerine biz de bu yöntemi tercih etmeliyiz.

Not: İstanbul ayağı bugün sona eren festival 22 kasıma kadar diğer şehirlerde devam etmekte.

* çeviri yakında hemen burada.

Üç Kısım Tekmili Birden: Murakami’nin “Uyku”su ve Meta Olarak Kitap

I.

Bir kitabın okur eline ulaşana kadar geçirdiği serüven bilindiğinden çok daha uzundur aslında. Yazarın ruhundan dökülenler zihnin süzgecinden geçer önce. Sonra göstergeler girer işin içine. Harfler kelimelere kelimeler cümlelere cümleler pasajlara / bölümlere / anlatılara ulaşır. İşin içine rakamların ve görsellerin de girdiği zamanlar olur elbet, yine de vazgeçilmez olan harftir. Serüvenin burada son bulduğu, yazarın kalemini kırdığı son satırla tamamlandığı sanılır çoğu zaman. Oysa bu, işin ancak algıya seken kısmıdır.

Kitap, (Gogol’a sığınan bir esinlenmeyle) bir palto ise terzinin soğuktan korusun için diktiği, yukarıda anlatılanlar astara ulaşır herhalde. Bilinen/gözlemlenen kadarıyla terzi ilk yakınındakilere okutur satır satır diktiklerini, bir yandan kendisi de okur. Fikirler alınır verilir. Terzi tekrar alma ihtiyacı duyar iğne-kalemi eline. Söz gelimi Oğuz Atay, Vüs’at O. Bener’in okumasından sonra Tutunamayanlar’da ne kadar değişiklik yapmıştır bilinmez. Astar yüzüne kavuşur nihayetinde. Ardından son okumalar, redaksiyonlar girer işin içine. Paltonun kıyısından köşesinden ucundan sarkan iplikler (harf hataları) kesilir. En nihayetinde beşer şaşardır, bir harf eksik/fazladır.

Tamamdır tamam olmasına ancak palto bir, okur/üşür ise binlercedir. Matbaa girer devreye, kopyalar basılır. Grafiğidir, kapağıdır, tasarımıdır, sayfa yapısıdır, baskısıdır onca olay geçer paltonun başından. Sonra bilek gücü işleme gelir sıra. Paketlenir kolilenir paltolar, okur/üşürü için askısına/rafına yerleştirilir. Elbet günümüzde daha nice ayrıntılar söz konusudur ancak bir kitabın en yalın serüveni budur. Kitap, hem ruhtan hem de metadan oluşur. Ruhtan gayrı meta, metadan gayrı ruh da pek olur şey değildir.

Kitapçılıkla uğraşmaya başladığımdan beri okur olarak kitaba bakış açım pek bir genişledi. Bir okurken kitabın ruhunu hissediyorsunuz (hissedebiliyorsanız), kitapçıyken ise karşınızdaki bir ürüne/maddeye/metaya dönüşüveriyor. En sevdiğiniz yüzlerce sayfalık o kitap bir stok satırından ibaret olabiliyor yeri gelince. Ancak (yeni yetme de olsa) iyi bir okursanız kitabın hem meta hem de ruhi varlığını zihninizde dengeleyebilirsiniz. Ancak Terazinin kolları eşitlendiğinde kitaba hak ettiği değeri verebilirsiniz. Kollardan biri ağıra kaçarsa ya kıyamadığınızdan elinize alamazsınız kitabı ya da ondan ne kadar para kazanabilirim diye bakarsınız.

II.

IMG_20150906_015618Murakami’nin 1989 yılında kaleme aldığı Nemuri’si, “Uyku” başlığıyla diğer çeviriler gibi Doğan Kitap etiketiyle geçtiğimiz hafta raflara çıktı. Ancak şu sıralarda, kitabın kurgusundan ya da kaliteli özel baskısından daha çok etiket fiyatı konuşulmakta okurlar arasında. Her ne kadar dengeden bahsetsem de ben öncelikle ruha ilişik durmayı tercih edeceğim (metadan da kaçmayacağım tabi).

Murakami, alışılagelmiş yazar profilinden ayrıksılığıyla olsun, her sene Nobel’e aday gösterilip nişanı alamamışlığıyla olsun, yoğun üretkenliğiyle olsun Japon adasında dünya genelinde ve bizim memlekette pek sevilen pek popüler bir yazar. Benim içinse (yemişim popülerliğini) anlatım dilindeki duruluğu, olay atmosferini kurgulama edimi ve müziği metafor olarak kullanma şekliyle en özendiğim yabancı menşeili yazarlar arasında tepelere oynamakta.

Uyku, daha çok romanlarıyla tanınan yazarın ilk olgunluk evresinde kaleme aldığı uzun öykülerinden biri. Söylemem gerekir ki dil yetersizliğiyle sadece Türkçe çevirilerden okuduğum yazarın şimdiye kadar okuduğum en silik çalışması. Uyku, adıyla müsemma uyku üzerine kurgulanmış bir anlatı. Anlatıcı-yazar bakış açısıyla ilerleyen metinde genç bir kadın (adını bilmiyoruz) karakteri dinliyoruz. Daha ilk satırlarda (ve kitabın arka kapağında) kurgunun çatışması aktarılıyor okuyucuya.

20150906_001929

Uykusuzluk çekmenin ötesinde uyku uyuma yetisinden kopmuş karakterin bu duruma gelişini ve uyumadan geçirdiği günlerde neler yaptığını dinliyoruz. Öykü boyunca hiçbir ritmik sıçrama karşımıza çıkmıyor. Yalnızca karakterin rutinlerinden kopuşu ve bu kopuşlarla geçmişine yaptığı içsel dönüşler söz konusu satırlarda. Uykudan yoksun karakter önce bu durumu bertaraf etmeye çalışıyor sonrasında rutinlerindeki değişimleri sayesinde evlenip bir aile kurmadan önceki yaşamıyla şimdiki durumunu kıyaslıyor. Bu kıyaslar onun eşi ve çocuğuna karşı yabancılaşmasının yanı sıra yaşam üzerine düşünsel çıkarımlara da götürüyor. Örneğin evlendiğinden beri pek kitap okumayan karakter uykudan koptuğu bir gece eline aldığı Anne Karenina sayesinde şu satırları aktarıyor bize;

İlk cildin ortalarını geçtiğimde, kitabın arasında bir çikolata kâğıdı buldum. Dağılmış haldeki çikolata kırıntıları sayfaya yapışıp kalmıştı. Kesin lise yıllarımda bu romanı çikolata yiyerek okumuşumdur, dedim içimden. Bir şeyler yiyerek kitap okumaya bayılırdım. Konusu açılmışken, evlendikten sonra neredeyse hiç çikolata yemedim. Kocam tatlı yiyeceklerden nefret eder. Oğlumuza da neredeyse hiç vermeyiz. O yüzden evde hiçbir tatlı türü yoktur.” [s.46]

Benzeri rastlantı-hatırlama-kıyaslama satırları bütün kitap boyunca karşımıza çıkmakta. Murakami’nin (özellikle çok sevdiğim Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu gibi) sıçramalar dolu metinleriyle karşılaştırıldığında pek sönük kalıyor Uyku.

Yalnızca karakterin uykusuz kalmasıyla git gide uyku kavramına yönelik düşünsel tahlilleri okuyucu üzerinde izler bırakıyor. Okuyucuyu da soru işaretleri arasına çekiyor;

Öyleyse, benim yaşamımın ne anlamı var? Eğilimlerimle tükeniyor, bunu sağaltabilmek için de uyuyorum. Yaşamım bunun tekrarından ibaret değil mi? Hiçbir yere ulaşmayacak, yanlış mı?” [s.66]

Arasıra böyle nokta atışları yapan metin Murakami okuyucularının alıştığı (ayrıntı verilirse spoilera dönüşebilecek) eksiltileme bir tansiyon yükselişi anıyla sonlanıyor.

III.

Bir yazarın tüm metinlerini sevmek zorunda değiliz. Bir yazar da hayatı boyunca çok iyi metinler yazmak zorunda değildir. Ancak yazar ile okur arasındaki ilişki (tıpkı çoğu dinsel öğretide tanrı ile kul arasında olduğu gibi) pek zorlaştırılmamalıdır. Bizim memlekette ise bu zorlaştırma büyük yayınevlerinden ziyade dağıtımcılar nedeniyle tavan yapan kitap fiyatlarından kaynaklanır.

Okur yüzdesinin zaten oldukça düşük olduğu memleketimizde (yakışmayan bir kelime grubu olarak) kitap sektörü biraz karışık. Yayınevleri varlıklarını sürdürmek adına gelir kazanamamaktan okurlar ise fiyatların yüksekliğinden genel olarak şikâyetçidir. Konu üzerine çeşitli dergilerde yapılan soruşturmalar genellikle dağıtımcıların belirlediği yüksek yüzdeleri sorunlu göstermekte. Oysa bazı büyük yayınevleri aynı zamanda kendi kitabevi zincirlerine, online kitap satış portallarına ve dağıtımcılarına sahip olmalarına rağmen etiket fiyatları yine yüksektir. İsim vermek ne kadar doğrudur bilinmez ancak bunlara örnek olarak Murakami’nin Türkiye yayıncısı Doğan Kitap gösterilebilir.image

Daha önce bahsettiğim üzere Uyku yayınlandığında okur tarafından kitabın içeriğinden daha çok fiyatı tartışma konusu oldu. Çünkü Doğan Kitap’ın 90 sayfalık kitap için belirlediği ücret 35 Türk Lirası. Kitabın özel bir baskıya sahip olması sert/kalın şömizli bir cilt kapağı ile kuşe kâğıda ve illüstrasyonlu şekilde basılması maliyeti ve dolayısıyla fiyatı yükseltmiştir ancak bu kadar yüksek bir fiyata sahip olması ne kadar gerçekçidir? Bini aşan sayfa sayısı ve yine sert kapağıyla 1Q84, 55 lirayken Murakami’nin nazaran daha az ilgi görmüş Uyku’suna 35 Lira istemek iyi niyetli midir? Bu soruların ardına hemen eklemek gerekir; elbette ortaya konulan emek ve kitaba verilen değer açısından fiyat azdır bile ama memleketin okur yüzdesinin alım gücünü oldukça aşmaktadır. Doğan Kitap’ın sahibi olduğu kitabevi zinciri D&R’ın sitesinde kitap için yapılmış (ancak geçtiğimiz günlerde silinmiş) kullanıcı yorumlarında bir okur; asgari ücretle çalıştığını, ancak geçinebilirken çok sevdiği Murakami’nin kitaplarını almakta zorlandığını belirterek sormuştu: “İyi kitaplarınızı sadece zenginler mi okusun istiyorsunuz?”

Kitabın elimizdeki gösterişli baskısı japonyada yapılan baskıdan hiçbir farklılık göstermiyor. Grafik tasarım içinde ekstra bir masraf çıkarmadığı bu nedenle düşünülürse kitabın fiyatı ayrı bir samimiyetsiz gözüküyor.  Bu haliyle kitap sadece yukarıdaki gibi havalı instagram fotoları çekmeye yarar gözüküyor. Aklımdaki soru ise Doğan Kitap’ın ulaşmak istediği beğeni(layk) sayısına Murakami’nin nasıl yaratıcı bir küfür edebileceği.