Çok Pozlanmış Bir Kare: Kerem Görkem’in “Aile Fotoğrafı”

[İlk yayınlanış: 23.05.2016 tarihinde Post Dergi]

Bizzat içerisinde olduğum için uzun süre kabul etmeye razı olamadığım ama Gezi Direnişi ile beraber travmasından kurtulduğum bir gerçek var; biz doksan doğumlular, artık ilk gençliğimizi tamamlıyor ve yetişkinliğin korkutucu sularına atlıyoruz. Sosyal, siyasal, ekonomik, (belki önceleri bu tamlamaya eklenmeyen bir kelime olarak) teknolojik, kültürel ve sanatsal, her alandayız. Önceki nesillerden en büyük farkımız, dikey değil yatay gelişiyor/öğreniyor olmamız. Bilgiye çok daha rahat erişiyoruz. Yan yana konulduğunda saçma duran alanlarla aynı anda ilgileniyoruz. Üç-beş işe birden koşturuyoruz (hoş, toplum ve devlet bunu istiyor zaten). Ellerimizde renkli-parlak ekranlar var hepimizin. Anı değil veri topluyoruz. Farkımızdasınız ve farkımızdayız. Uzun uzadıya bir kuşak analizi yapmak değil amacım, zaten çokça konuşuluyor bu konular. Meselenin ilgili olduğum kısmına, edebiyata yöneleceğim.

Doksan doğumlular artık edebiyatımızda da görünür halde. Ancak bu görüntü şu sıralar pek korkutucu. Yazım ve kurgusal üretim üzerine kurulmuş çeşitli sosyal medya mecralarında toplanıyor azımsanamayacak bir kitle. Bu mecralarda ün kazanıyor ve bir çırpıda sayılabilecek üç-beş yayınevi görünümlü ticari oluşumlarda kitaplar yayınlatıyorlar. Parlak şömizli ve sert ciltli bu kitapların konuları yoğunlukla ilk deneyimler, özellikle ise aşk ve cinsellik. Öyle satış rakamlarına ulaşıyor ki bu kitaplar, şirket uzantısı kitabevlerinin çok satanlar ve yeni çıkanlar raflarından taşıp Yaşar Kemal’e yer bırakmıyorlar.

IMG_20160525_142535

Elbette bu kadar vahim değil durum. Bu kara bulutları dağıtacak doksan doğumlular da var. İsimlerini gitgide daha çok duyacağımızı umduğum genç isimlerden birisi ise Kerem Görkem. Onu çeşitli mecralarda yayınlanan eleştiri, inceleme, öykü ve denemeleriyle tanıdık. Benim tanışıklığım ise geçen sene, çekinmeden en önemli yazarım diyebileceğim Ali Teoman adına verilen öykü ödülünü Görkem’in kazanmasıyla başlıyor. Görkem şimdilerde ilk romanı Aile Fotoğrafı ile karşımızda.

Bir romandan daha çok novella kelimesini hak ediyor Aile Fotoğrafı. 111 sayfalık dar bir alanda edebiyat tarihinin en köklü konularından birini, aile kavramını işliyor kitap. Günümüz dünyasında, İstanbul’da (hatta Şişli aksında demek daha doğru) bir laboratuvar/mekân kurmuş Görkem. Henüz yolun başında olan bir yazardan beklenebilecek temkinli bir tavır. Boşanmanın, çekirdek bir ailede yarattığı ruhsal sarsıntıları okuyoruz. Olay örgüsünün temel dinamiğini ise aynı zamanda kitaba ismini veren aile fotoğrafı imgesi oluşturuyor.

Edebiyatımızda aile anlatısı dediğimizde hemen hepimizin aklına gelen örneklerin kesişim kümesi, sanırım Halid Ziya ve Orhan Pamuk isimleri olacaktır. Görkem, az karakterli romanında anlatıcı dilini ailenin dört bireyine paylaştırmayı tercih etmiş. Kısa bölümlerle ve karışık bir sırayla edebiyat öğretmeni baba Haydar, anne Gül, edebiyatla uğraşan genç Bülent ve küçük oğul Can’ın ağzından dinliyoruz hikâyemizi. Aynı tekniği yakın dönem kitaplarından Kafamda Bir Tuhaflık’ta anlatıma es vermek için kullanan Orhan Pamuk’a kıyasla, Görkem’in anlatısı hiç mekanik değil.

Ancak karakterleri ayrı ayrı ele aldığımızda kullanılan dilin aksaklıkları bariz bir şekilde ortaya çıkıyor. Yazarın kişiliğine en yakın profil, Bülent, inşası en başarılı karakter diyebiliriz. Baba karakterinin bahsi geç kalan idealistliği roman içerisinde bir türlü yerine oturamıyor ve kurgunun temel bağlarından biri kopuyor. Yazar, sanki çocuk karakterlere yoğunlaşırken ailenin temellerini oluşturan anne ve baba kimliklerini es geçmiş. Evin küçük çocuğu Can ise başlardaki çocuksu dilini, sayfalar ilerledikçe, olgun bireylerden beklenebilecek çıkarımlara ve kelimelere bırakıyor.

Aile Fotoğrafı, bir aile anlatısı olduğu ölçüde bir yazım anlatısı da. Edebiyat meraklısı genç Bülent’in okuma ve yazma eylemi üzerine düşünceleri ana konunun en büyük destekçisi. Genç bir yazarın istencinden taşan edebiyat üzerine cesur olduğu kadar temkinli fikirleri okurda hoş duygular uyandırıyor.

Görkem’in yazım öncesinde konuya ilişkin derin okumalar yaptığı, hikâye işçiliğinden sezilmekte. Yazarın kuramsal anlamda sergilediği bu başarı, sıkça rast geldiğimiz edebi referanslarda ise söz konusu değil ne yazık ki. Okur nezdinde, adı geçen şair isimlerinin ve şiir alıntılarının hikâyenin devamında oluşacak kırılmalarla örtüşeceği beklentisi, beklenti olmakla kalıyor.

Romanın en başarılı yanı ise diyaloglar. Sıkça karşılaştığımız anne-baba, anne-oğul arasında geçen diyaloglar hayatımızın bir döneminde mutlaka benzerini yaşadığımız yahut yaşayacağımız türden. Yazarın öykü türünde edindiği tecrübenin getirisi bu diyaloglar, romanın tamamında temel taşıyıcı işlevi görüyor.

Kitap üzerine bahsedilmesi gereken son bir önemli noktanın muhatabı ise yazar değil yayıncı. Roman, Sel Yayıncılık’ta pek örneğine rastlamadığımız bir son okuma eksikliği taşıyor. Söz konusu bir ilk roman olunca kitabın tekrar baskılarını görmek kadar bu redaksiyon hatalarının giderildiğini görmek de sevindirecektir okuyucuyu.

Kerem Görkem, Aile Fotoğrafı ile sonu gelmeyecek bir maratona başlıyor. Belki henüz değil ama gelecekte kuşağımıza dair kaliteli okumalar yapmak isteyen herkes bu ismi zihninin bir köşesine kaydetmeli.

Reklamlar

Ben’i Olmayan Bir Sayıklama: ‘Zift’

[İlk yayınlanış: 20.03.2016 tarihinde, Post Dergi]

Zift, okuru olay örgüsüz kahramansız bir romana davet ediyor, muhatabını okuma yapmaya değil deneyimlemeye çağırıyor.

“Dolayısıyla, öykülerdeki kahramanları ya da kimi zaman bir anlatıcı, kimi zaman ise yalnızca bizi düşüncelerine ortak eden belirsiz bir kişi olarak ortaya çıkan anonim sesi doğrudan doğruya yazarın kendi kimliğiyle özdeşleştirmek, içinden çıkmanın belki de imkânsız olduğu bir labirente sürükleyecektir okuyucuyu ve sonunda gözlerimizin önünde tümüyle yanıltıcı bir görüntü oluşabilecektir.”
Ali Teoman

“Kendi öykümü yazıyorum.”
Nurten Ay

Son üç senede biri şiir ikisi öykü olmak üzere üç kitapla karşımıza çıktı İsahag Uygar Eskiciyan. Ancak bizim için bu kitapların muhtevasından çok yazarının kim olduğu daha büyük bir merak konusu haline geldi. Gerçi bu kontrpiyede kalmakta haksız da değildik. Çünkü karşımızda gerçekliğine inanılamayacak kadar ironi kokan ve kurgu olamayacak kadar da canlı bir yazar bulunuyordu. Kitaplarının biyografi kısmına göre Canımıniçi doğumlu, Plüton kökenli bir Satürn vatandaşıydı. Google’dan bulduğu bir illüstrasyon dışında suretine dair fikir vermiyor, kimliği üzerine sorulmuş soruları ironik cevaplarla geçiştiriyordu ve soyadından hareketle yaptığımız tek saptama da Ermeniler arasında tanınmadığının ortaya çıkmasıyla havada kalıyordu.

Eskiciyan üzerine kurduğumuz düşünceler gitgide şahsından üretimine uzanan bir kuşku atmosferi yaratmakta. Bu yüzden onun (kimliğinden daha çok) kim’liğine dair değerlendirmemi yukarıdaki alıntılarla sınırlayıp asıl konuya giriyorum.IMG_20160604_120820.jpg

Arkadaş Z. Özger İlk Kitap ödüllü Aşağıdan Seveceğim Ülkeyi, Pause Anıtı ve Selçuk Baran Öykü ödüllü Metropol Ninnisi’nin ardından her sene bir kitap istikrarını bu sene de Zift ile sürdürüyor Eskiciyan. Zift, bir ilk roman. Aynı zamanda “beklendiği gibi, beklenmedik” kitapların yazarı Eskiciyan’ın üslubunun güncel bir heves olmadığının ve artık demlenmeye yüz tuttuğunun göstergesi.

Zift üzerine konuşmadan önce her çalışmasında yeni bir kapıya ulaşan Eskiciyan’ın önceki kitaplarını bir hatırlamak gerekiyor. Bireysel yargımı bağışlayın ama şahsımda pek ilgi uyandırmayan Aşağıdan Seveceğim Ülkeyi adlı şiir kitabında Eskiciyan, birinci tekil şahıs dilinin hemen her dizede/satırda bağırdığı, kişilerin ve güncel olayların yoğun olduğu, alışılmış dışı kelimelerin tercih edildiği deneysel denilebilecek çalışmalar ortaya koymuştu. Şiir algısının dışına akan bu pratikler Pause Anıtı ile sanki olay örgüsüne ağırlık vermiş ve çatlağını bulmuştu. Eskiciyan’ın “esasında öyküyü öyküden koparmaya çalışan tüm tanımlamalara itirazı” olsa da görsel ve deneysel uçlara giden bu öyküler gelecek yıllara bir işaret fişeği olmuştu. Metropol Ninnisi ise deneyselliğin karakter yaratımına odaklandığı öykülerle çıktı karşımıza. Bir önceki kitaptan haberdar olduğumuz ucu açık bilim kurgu öğelerinin sezildiği, manipüle edilmiş cinsellik temaları ile birleşen bu absürd/ironik öyküler fişeğin düştüğü yer oldu.

Zift ise arkada bırakılan bu üç kitabın deneyimlerini bütünleştiren bir çalışma. İç kapağında ‘roman’ olduğu belirtilmiş olsa da bu kitabın ortalama bir okuyucu tarafından bir roman olarak algılanabileceğine dair ciddi kuşkulara sahibim. Canetti’ye uğrayan bir epigraf ve iki kısa satırla geçtiğimiz ilk sayfalar “gece” olgusu ile alacaklı olan bir metin fikri yaratıyor okuyucuda ve ardından bir romanın ilk satırlarına değil de ilk dizelerine ulaşıyoruz.

IMG_20160420_000203.jpgDaha ilk sayfalarda okuyucuyu saran tekinsizlik, metin ilerledikçe ışığın azaldığı kaotik bir huzur hissine dönüşüyor. Ancak bu atmosferden başımızı kaldırıp bir şeylerin yolunda gitmediğini fark etmemiz uzun sürmüyor. Bir roman için olmazsa olmaz addettiğimiz olay örgüsüne rastlayamıyoruz bu kitapta. Zift, okuru olay örgüsüz kahramansız bir romana davet ediyor, muhatabını okuma yapmaya değil deneyimlemeye çağırıyor. Yazar tarafından sanki bir roman kurgulanmıyor da “Neden bu öyküyü uyduruyorum?” sorusuna cevap aranıyor.

Eskiciyan’ın Zift’te de diğer kitaplarındaki gibi bir “ben anlatısı” kurması son birkaç yıldır gündemde olan bir soruya cevap verir nitelikte. Hayatımıza artık kökten bir şekilde nüfuz etmiş olan “sosyal medya”nın yücelttiği ve kullanım kapasitesini arttırdığı “ben dili”nin edebi üretimdeki birinci tekil şahıs bakış açısına bir etkisi olup olmayacağı merak edilmekteydi. Zift, user’ın yazar’a etkisinin nasıl olumlu şekilde dönüştürülebileceğine dair iyi bir örnek. Şiirselliği yakalayan devrik cümlelerin oluşturduğu nesirler yüz kırk harfi aşmayan fragmanlarla es alıp manzum metinlerle tekrar nesre bağlanıyor ve gitgide nesri ortadan kaldırıp günce türüne geçerken “dizüstü edebiyat” sığlığına kökten bir tehdit savuruyor.

“Eleştiri denen şey çok saçma. Sen bir şey demiyorsun, onlar bin şey çıkarıyor” diyen Eskiciyan, olay örgüsüz bir sayıklama anlatısı kuruyor Zift ile. Bize ise hiçbir şey söyletmeyen bu deneyim için yazarına teşekkür etmek düşüyor.